Hukuk ve Yasaya Dair Eleştirel Bir Bakış (Kamer BEYAZTAŞ)

Çar, 08/10/2022 - 19:30 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

HUKUK VE YASAYA DAİR ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

 

         Kamer BEYAZTAŞ

 

Gündelik yaşam ortamlarında, genel akademik ve hukuk çevrelerinde çoğu zaman hukuk ile yasa sözcüklerinin özdeşmiş gibi kullanıldığını görmekteyiz. Bu kulanım kimi zaman makul karşılanabilir olmakla beraber bütünüyle özdeşlik kurulması ise hatalıdır. Hukuk denildiğinde öncelikle mahkemeler akla gelmektedir. Mahkemelerin ise genel olarak hukuku değil yasaları uyguladığı tartışmalı olmasa gerek. Bunlarla yasamanın, siyasal iktidarın yasa yapma yetkisini kullanarak veya fiili olarak yargı üzerindeki etkinliğinin sonuçlarını görmekteyiz. Yine de yargının bağımsız olduğu iddiasıyla yasaları çıkaran organlar ve uygulayıcılar ise hukuk ve yasalardan soyutmuş hiçbir kusurları yokmuş gibi bir izlenim oluşturmaktadır. Dolaysıyla bir bütün olarak devletin organizasyonu içinde yasama ve yürütme karşısında görece zayıf olan yargı adı verilen bir organ yaratılmış olmaktadır. Tüm bunlar yargının bağımsız olmadığını ya da olamayacağını ve mahkemelerin durumunun bağlı yetki kullanımı sınırları çerçevesinde kaldığını gösterir. Büsbütün olarak yargıdan vazgeçilememesi ise devlet mekanizmasının işlerliği açısından önem taşıyor olmasındandır. Yargının bağımsızlığı ve alanının saptanması yazının kapsamını aştığından ayrıntılara girilmeyecektir.

Öte yandan bir de konunun uluslararası veya devletlerarası boyutundan söz etmek gerekir. Çünkü iç hukuk metinlerinde ve yüksek mahkeme kararlarında, uluslararası bildirilere, AİHM kararlarına veya Anayasa mahkemesinin bireysel ve diğer başvuruların sonucu verilen kararlarına ya da uluslararası sözleşmelere atıfta bulunulmaktadır. Demek oluyor ki iç düzenlemeler dışındaki uluslararası düzenlemeler de işlevsellik kazanmaktadır.

Günümüz dünyasında iç hukuk ile uluslararası hukuk bütünleşme eğilimi gösterirken uluslararası düzenlemeler için sadece hukuk sözcüklerinin kullanıldığı dikkat çekicidir. Ülkesel düzeyde ise bir yandan hukuk ile yasa kavramları birbirleri yerine kullanılırken bir yandan ise giderek bu iki kavramın birbirlerinden uzaklaştığı da gözlemlenebilir. Hukuk çoğu zaman olması gerekeni ifade eder hale gelmiştir. Yasa ise üretilen bir ürün olarak algılanır olmuştur. Esasen yasanın hukuka uygun olması gerektiğine dair bir süreç devam etmektedir. Bu yazıda iki kavram arasında yakınlık ve uzaklık biçimindeki bağıntı üzerinde durulmakta, geliştirilen yaklaşımın biricik olduğu iddiası bulunmamaktadır. Bu metin sonuçlanmış olmayıp geliştirilmeye açıktır. Bu bakımdan her bir yaklaşım bir başlık olarak da değerlendirilebilir.

Kavramlar da insan toplumlarının gereksinimlerine veya dönemin koşullarına göre doğar, anlam değiştirir, içerikleri farklılaşır, özelden genele, basitten karmaşığa doğru evirilebilirler. Kimi zaman ise ortadan kalkarlar.

Dönemin koşulları ve gereksinim sözcükleri kavramlara bir olumsal nitelik kazandırmaz. Zira ortaya çıkan sonuçlar benimsenir olmayabilir. Hukukun oluşumu genel toplumsal dizgeye tabi ise de toplumsal kesimler arası mücadelelerin de etkisine açıktır. Ama yine de içinde bulunulan günün egemen anlayışıyla büyük ölçüde uyum gösterir Uyumsuzluk oluştuğunda kurallar ve uygulamalar değişir.

Bir olgu ve kavram olarak hukuku yaratan insanlardır. Hukuka kendisinde olmayan anlamlar yüklemek onu yaşamdan koparmak demektir. Bu anlamda hukuk insanları hizaya getiren kendi başına bir güç değildir. Hukukun insanın üstünde tanrısal bir işlevi varmışçasına ona yaklaşmak gerçekçi olmayacaktır. Hukukun üstünlüğü veya devletin hukuka bağlı olması ilkesi ile hukukun fetiş haline getirilmesi durumu birbiriyle karıştırılmamalıdır.  Elbette ki kültür haline gelen hukuk da insanın biçimlenmesine, değişmesine katkı yapan bir unsur niteliğine kavuşabilir.

Bir kavramla ilgili olarak yapılan tanımlama, her zaman indirgeme içerir onun kapsamını daraltır. Yine de kavramları şu ya da bu biçimde tanımlamaya gereksinim duyarız. Tanımlama; bir şeyin fotoğrafının çekilmiş olmasına benzetilebilir. Uzaklık yeterince uygun tutulmazsa belirsizlik, mesafe az tutulmuşsa daraltılmış bir görünüm elde ederiz.  Her iki durumda da ayrıntılar kaybolur. Toplumsal yaşamdaki değişmeler nedeniyle durum değiştikçe kavramlarını da bundan etkileneceği gerçeği de dikkate alınmalıdır. Bu değişkenler karşısında ne kadar isabetli olursa olsun tam bir tanıma ulaşılması neredeyse mümkün değildir. Tam tanımın olmayışı;  dilimizde yeteri kadar sözcük bulunmamasından, dili iyi bilmiyor olmamızdan, dilde kullanım birlikteliğinin sağlanamamasından, kavramların biçim ve içerik değiştirmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu saptama hukuk kavramı için de geçerlidir.

Yine de ortalama bir hukuk tanımı yapacak olursak; yaygın anlayışla hukuk kural koyma ve oluşumu ve kurala uyulmaması halinde devletin cebir uygulamak yoluyla yaptırım uygulaması bütünselliğine karşılık gelir.. Aslında yasa sözcükleri de genelde aynı içerikte kullanılır. Hukuk daha soyut yasa ise daha somut bir karakter taşır. Hukuk ile yasa arasındaki farklılıklar ise daha çok uygulama sırasında ortaya çıkar Her iki kavramın birbirileri yerine kullanılması kural içermesiyle bağlantılıdır. 

Günümüzde hukuk kavramı nihai olarak hakları temsil etmekte ve onunla özdeşleşme sürecinde yol almaktadır. Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ve diğer ilkeler yasa ile hukuku birbirinden ayrıştırma nedenlerini oluşturur. Hukuk kendisini yasadan kurtarmak ister gibi olsa da yasa kavramını da içermekten kendini kurtaramamıştır.

Hak olumlu anlam içerir. Hak denildiğinde daha çok özgürlük kavramı akla gelirse de hak kavramı daha geniş olarak anlaşılmalıdır. Yine de hukuk ilkelerinin her zaman onaylanabilir olmayacağını belirtmek gerekir. Örneğin mülkiyet hakkı kamu yararına yasayla sınırlanabilir denilse de sonuç dünya mal varlığının neredeyse tamamına yakın bir kısmı küçük bir azınlığın elindedir. Özü itibariyle bir azınlığı koruyan bu hak kimin için haktır ve sonuçları onaylanabilir mi? Kamulaştırılan mülkiyetlere bakıldığında ise yine gelir düzeyi küçük insanların mülkiyetine el atılmakta bu küçük mülkiyetler kamulaştırılmaktadır.

Hak kavramının içeriğini birey veya toplulukların devlet karşısındaki durumu belirler. Bazen devletin bir şey yapması bazen de bir şey yapmaması biçiminde gerçekleşir. Kabaca bir şey yapmama bizi demokratik ve hukuk devletine bir şey yapmak ise olumlu ayrımcılıklar dahil sosyal devlet nitelemesine götürür. Bu ayrımlar mutlak olmayıp nötr durumlar da söz konusu olabilir. Demek oluyor ki devlet ile hukuk bağlantısı devlete özel bir anlam yüklemektedir. Hukuk kısmen toplumsal dinamiklerden esinlenmekteyken yasalar tamamen üreten devletin organlarıdır. Hukukun tarihsel ve diğer boyutlarının olması nedeniyle devletçe yaratılması kısmi olarak nitelenmiştir. Yasalar için bu etkiler daha sınırlıdır.  Hukuku yalnızca devlet bağlamında ele almamak gerekir. Devlet hukuka bağlı olması gereken bir kurumsal yapıya dönüşüyor olmakla beraber organlarıyla yasa yapma tekelini elinde tuttuğu için kural koyma ile iç içe geçen ilişkileri ayrıştırmak zor olmaktadır.

Yine günümüz devletinin örgütlerin örgütü olma konumunda oluşu günümüz devletine yaşamın hiçbir alanını dışarıda bırakmayacak şekilde düzenleme yapma ve o düzenlemeleri uygulama noktasına eriştirmiştir. Geçmişten bu güne doğru yol alındığında devletin de değişim göstererek artık tüzel kişilik noktasına geldiği tartışmalı değildir. İlk bakışta devletin tüzel kişilik olmasıyla etkinliğinin azaldığı bireylerin özgürlük alanlarının genişlediği düşünülse de devlet gerçekte daha da yetkinlik kazanarak bir özgürlük yanılsaması yaratarak gerçekte özgürlükleri sınırlamıştır. Kural koyma ve bunu uygulama da buna koşut olarak uyum göstermiştir. Devlete üstünlük tanındığı gibi özel hukuk ilişkilerinde ise büyük çaplı yerel ve uluslararası şirketlerin korunduğu görülmektedir.

Hukuk ile yasa kavramları, içinde bulunulan tarihsel dönene göre içerik kazanır. Temsil edilen içeriğin hangi sözcükle ifade edildiğinin bir önemi yoktur. Önemli olan bir şeyin var olmasıdır. O şeyin kendisinin ve zamana göre adlandırılması da farklılaşabilir. Hak olgusu her türlü iktidar karşısında göreli güvence niteliği taşır.  

Yine yasa yapma tekniği ve tekelinin tarihsel döneme göre değiştiği görülmektedir. Bir zamanlar monarkın söz veya fermanlarının yasa olduğu görülürken günümüzde çoğu zaman yasa yasama organlarınca yapılır. Yasama organları adeta yasa yapma fabrikası haline gelmiştir. Yasama organlarında siyasal partilerin ağrılıklarının söz konusu olması nedeniyle siyasal iktidar çoğunluğunun dediği olur. Böylelikle yasama organları bir nevi fiili olarak siyasal iktidarın buyruğuna uyar noktasında bulunmaktadır. Bununla da yetinilmemekte kimi durumlarda siyasal erk sahibine yasa gücünde kararname çıkarma yetkisi verilmiştir.

Tabi kural koyma sadece yasalarla sınırlı değildir. Kurallarda alt üst ilişkisi kurulmuş olsa da değişik yönetim organlarına da kural koyma yetkisi tanınmıştır. Böylelikle siyasal iktidarın hareket alanı genişlemiştir.

Her şeye karşın siyasal iktidarın gücünün mutlak olması söz konusu olmayıp iktidar en geniş anlamda ekonomik sistemin sınırları içinde kalır. Elbette ki devamlılığı sağlayan devlet aygıtının bürokratik işleyişinin ve yönetime ilişkin geleneklerin da sınırlayıcı etkileri göz ardı edilemez. Düzenlemeler içindeki ağırlıkları az olsa da yargısal içtihatların önemine de işaret etmekte yarar vardır.

Yasa yapma süreçleri uzadıkça kamuoyunun çıkarılmak istenilen düzenlemeyi engelleme veya değiştirme olasılığı yükselir. Bu nedenlerdedir ki siyasal iktidarlar bu süreci kısaltmak veya onu aşmak için başka yöntemler bulma eğiliminde olurlar. Yasal dizge içinde onun dışına çıkma yetkisi veren olağanüstü hal gibi geçici olduğu iddia edilen durum da yasaların kısmen veya tamamen askıya alınmasının alt yapısını oluşturmaktadır. İşleyiş devletten devlete değişkenlik gösterse de son çözümlemede serbest seçimlere ve çok partili siyasal sistemler iddia edileni gerçekleştirememektedir. Bu durum karşısında demokratik devlet nitelemesi de desteksiz kalmaktadır.

 Hak ve özgürlüklerin kullanımı bakımından güvence oluşturulmasında hukuk ile yasa aynı düzlemde kabul göremez. Günlük dilde yasal güvencenin hukuksal güvence yerine kullanılması geniş anlamda hak ve özgürlük alanını daraltma işlevi görür. Zira yasa aynı zaman da yasakları da ortaya koyabilir. Yasak demokratik hak kavramını dışlar ya da daraltır. Meğerki yasa, hak ihlallerini yasaklamış olmasın. Nihayetinde yasal güvence gerçek bir güvence niteliğinde olmamaktadır. Her şeye karşın yasa kavramına tümden olumsuz anlam yüklenmemesi gerekir. Birey, tüzel kişilik ve toplulukların bu benim yasal hakkım deyişleri bir yandan hak savunusuna dayanak oluşturur bir yandan ise yasalarda olmayan haklara yani hukuka işaret eder. Bu Çerçevede yasal güvence de hiç olmamasından yeğ tutulabilir.

Yasa yaşamın tüm ilişkilerini düzenlemek ister. Bir yandan serbesti içinde doğan yeni ilişkileri düzenleme iddiasıyla sınırlamaya çalışır. Diğer yandan ise ortaya çıkan bazı yeni ilişkileri eski yasayla muhafaza etmek için engel oluşturur. Hukuk ise sadece otoriteye karşı hakları güvence altına alma odaklı olmaya yönelir. Dolayısıyla siyasal iktidar kaynaklı oluşturulan kurallar itaat bekler. Yönetilenlerin bu yasalara koşulsuz uymaları sağlanır. Yasalar da bazen kısmi olarak hakları içerse de sonuç olarak otoritenin ve verili ekonomik dizgenin oluşturduğu egemenlerin gereksinimlerini karşılar. Hukuk ise daha kapsayıcı konuma erişmek ister gibidir. Yasa koyucu koyduğu yasayı kaldırabilir. Uygulama imkânı vermese de hukuku kaldıramaz. Bu nedenledir ki yasa kavramının hukuk yerine kullanılması siyasal otoritenin işine yarar. Yasayla kendi eylemlerini sınırlayıcı bir yol bırakmamış olur.

Olguları adlandıran sözcükler de yüceltilebilir veya kirlenebilir. Çoru zaman bilerek kavramlar çarpıtılarak temsil edilen olgu abartılır veya gözden düşürülür, bundan bir sonuç elde edilmek istenir. Kavram fetişleştirilerek veya itibarsız hale getirilerek verili dizgeye karşı çıkış yollarını kapatmada araç olarak kullanılır.

Günümüzdeki egemen yasal düzenlemelere bakıldığında bile kısmi olsa da gelenek ve göreneklere ahlak kurallarına uygulama imkânı verilmesi de dikkate alındığında tarihin derinliklerine gidildiğinde bu kuralların o gün için birer hukuksal düzenleme yerine geçtiği düşünülebilir. Orada bir yandan geleneğe dışına çıkılması önlenirken bir yandan ise gelenekler dışında bireye muamele yapılmaması da sağlanmış olmaktadır.

Şimdilerde hukuk kimi değerleri de temsil etme noktasına gelmiştir. Bunlar hukuka ve insan haklarına saygı, hakkaniyet, adalet gibi normatif olmayan ama uyulması gerektiğine inanılan yokluğu halinde ise içsel olarak orta kabul gören bir tepki oluşturan değerlerdir. Tüm bunlar belli bir çerçevede genel bir nitelik kazanmıştır.

Diğer bir boyut ise günümüzde hukukun ilkeler düzeyine de erişmiş olmasıdır. Böylelikle hukuk aynı zamanda kısmi olarak olması gereken hukuku ve hukuk etiğini de oluşturma eğilimindedir.

Bu ilkelerin bir kısmı yasalarda bulunmakla beraber uluslararası sözleşmelerde de ilkelere yer verildiğini görmekteyiz. Uluslararası sözleşmelere toptancı bir yaklaşımla tüm maddeleri olumlamak veya olumsuzlamak da hatalı olacaktır. Bu sözleşmelerle varılmak istenilen şey de tartışmalıdır. Bu düzenlemeler de duruma göre birer yasa veya hukuk olarak değerlendirilebilir. Uluslararası tahkim uluslar üstü şirketlerin varlığı konuyu karmaşık hale getirmiştir. Devletlerin kendi sınırları içinde uyguladıkları zor kullanma yetkisi ve diğer egemenlik araçları göz önünde bulundurulduğunda bir sorunsalla karşılaşılır. Uluslararası tahkim veya devletlerce tanınan diğer tahkim mekanizmaları açısından tahkim kararlarının yerel devletler de uygulanıyor olması karmaşıklığı daha da derinleştirmektedir.

Uluslararası insan hakları bildirilerinin içerdiği kural ve koşullarının yaşama geçirilmesi için geliştirilen kimi araçlar ise yetersiz olmakla birlikte bu araçların işlevsel kullanımı için de yeterli kaynak ayrılmamakta, karar verme ve yaptırım süreçleri uzamaktadır. Öte yandan insan haklarının içeriği ise içinde sorunlar barındırmaktadır. Örneğin yukarıda da işaret edildiği gibi mülkiyet hakkı kimin hakkını korumaktadır. Ücretli olarak çalışan insanların hakkını mı yoksa sermaye sahipleniniz haklarını mı güvence altına almakta. Küçük tasarruf sahiplerinin parasal veya diğer eşyalar üzerindeki mülkiyetinin korunduğu iddiasıyla asıl gerçek perdelenmiş mi olmaktadır. Birçok hakkın kullanımı ekonomik nedenlerle zaten işlevsiz kalmaktadır. İnsan hakkı sadece siyasal veya değişik otoriteler karşısında engelleyici bazı kurallara havale edilmektedir. Yaşamın yok edilmemesi sadece insanın cismani varlığına kast edilmemesine veya işkence görmemesine indirgenemez. Ayrıca kamu kaynaklarının kullanımında en geniş kesimlerin gözetilmesi gerektiği yönündeki ilkelerin yaşama geçirilmesi için tam bir güvence oluşturulmadığı da anlaşılmaktadır. Bu belgelerde İnsanın hatta tüm canlıların yaşamın her aşamasında ve alanında korunması gerektiği hususu çoğu zaman göz ardı edilir veya etkisiz yaklaşımlar sergilenir.  Yine yaşamın her alanında ve aşamasında adaletin olmayışı karşısında adil yargılanma hakkı yüzeysel kalır ve gerçeği örtme işlevi görür. Merak etmeyin haklarınız ihlal edilirse sizin başvuracağınız makamlar var. Artık güvencedesiniz denir. Ama sonuçlar ihlal edilen hakkı geri getiremez. Hak ihlalinin gerçekte bir telafisi söz konusu olamaz. Telafi için öngörülen yaptırımların karşılığı önemli ölçüde tazminatlar oluşturmaktadır. Tazminatlar ise ihlal edenlerin cebinden çıkmamaktadır. Diğer yaptırımlar da etkisiz kalmaktadır. İlgili kurumlara yapılan başvurular ise yeni gecikmelere uğrar. Örneğin Avrupa insan hakları mahkemesine başvuru yaptığınızda mahkemeyi aramayın sormayın ne zaman karar verileceğini bilemeyiz mealinden bir bildirim alırsınız. O halde günümüzde oluşan ilkelerin ve mekanizmaların tek tek tartışılması bu tartışmalar sonucunda ayrı ayrı değerlendirmeler yapılması önem taşımaktadır.

Elbette ki bu eleştirel yazıdan; örgütlenme, düşünce özgürlüğü, ezme ve sömürüyü sınırlama, cinsiyet ayrımcılığını engellemeye dönük vb. hak ve özgürlükler olmasın sonucu çıkarılmamalıdır. Her ne kadar bu haklar haksızlığa yol açan bir zemin üzerinden geliştirilen haklar olsa da bunlar gelinen tarihsel aşamada geçmişten gelen mücadelelerinin sonucudur. Bir yerde haktan söz edilmekteyse orada bir haksızlık zemini vardır. O halde bu zeminin ortadan kalkması gerekir.

İçinde bulunduğumuz dönemde uluslararası sözleşmelerin günün dünyasını çıkar çatışmalarının çözümünü yansıttığı gerçeği de ortadadır. Savaş hukuku adı verilen düzenlemeler esasen savaşları meşru kılar. Bu hukuk özü itibariyle kimi nasıl öldürülebileceğini düzenler. Bunun için geliştirilen uluslararası mekanizmaların geniş halk kitlerini hakların korunması bakımından etkisiz oluşu da dikkat çekmektedir. Bu açıdan iç hukuku uluslararası hukuk gibi nitelemek söz konusu olabilir. Her iki açıdan da hukukun insanüstü bir yere oturtulması da olanaklı olmayacaktır. Olsa olsa hukukun devletler üstü bir yere oturduğu düşünülebilir.

Birleşmiş Milletler vb. gibi uluslararası örgütlerin kararlarını tamamen etkisiz olabileceği düşünülemez. Bu kararlar kimi zaman uygulama amaçlı kimi zaman ise düzenleme yapma amaçlıdır. Küresel düzeyde egemen kurmuş devletlerin bu örgütleri arkalarına alarak giriştikleri eylemlerin meşruiyetini ileri sürdükleri görülmektedir. Bu alanda cebir kullanma haklarının olduğunu iddia etmektedirler. Bu bakımlardan da hukuk ve yasayı ayrıştırmak hiç de kolay değildir.

Günümüzde anayasa hukukunun geliştiği ve devletlerin birer anayasalarının olduğu bilinen bir gerçektir. Bu noktaya geliş kendiliğinden olmamış verilen mücadelelerin sonucudur. Bir bütün olarak devlet iktidarının sınırlandırılması ve denetlenmesi istenmiştir. Aynı zamanda tek kişinin veya oligarşi hailine gelen grupların egemenliği altında olan halkın keyfi muameleler karşısında güvence altına alınması amaçlanmıştır. Bu anlamda anayasaların devlet iktidarını sınırlaması gerekti gerçeği çoğu zaman görmezden gelinir. Devlet anayasalarının giderek açıklık kazanan anayasa olma vasıflarına ne kadar sahip olduğu da tartışmalıdır. Durum böyle olsa da çağımızda her devlet bir anayasaya sahip olduğunu vurgulama gereksinmesi duymaktadır. Hatta birçok ülkede anayasa mahkemesi ve veya meclislerde anayasa komisyonları da kurulmuştur. Bu oluşumlar anayasayı korumakla yükümlüdür. Ancak anayasa hukuka uygun değilse, var olan olumsuz durum korunmuş olmaktadır.

Anayasalarda bulunması istenen diğer özelliklere değinirsek, Anayasalar da bir yasadır. Anayasanın hakları güvence altına almaması halinde anayasa metinlerinin anayasa olma niteliği kazanamayacağı görmezden gelinmemelidir. Bundan ötürü anayasanın kendisinin de hukuka uygun olması gerektiği gerçeği önümüzde durmaktadır. Burada da bazı sorunlarla karşı karşıya gelinir. Bunlar anayasaların sıkça değiştirilmeleri ya da hukuka uygun olduğu halde uygulanmaması sorunudur. Sıkça değiştirmeler belki nitelikli bir çoğunluğun kararına bırakılarak kısmen çözülebilir. Ancak anayasalara bilerek uyulmayarak veya iptalleri söz konusu olsa bile anayasaya aykırı yasa çıkarmaktan vazgeçmemek temel bir sorun oluşturmaktadır. Kaldı ki siyasal iktidarların anayasa mahkemesi ve anayasa komisyonlarının işlevsizleştirmeleri de olasıdır.

Anayasaların kısa tutulmasının gerekliliğe yönündeki yaklaşım anayasanın adeta ilkelerden oluşması sürecine temel oluşturmaktadır. Çünkü eğer bir anayasa gerçekten hukuka uygun ise hakları güvence altına alan ilkesel bir bütün olması zorunludur. Kaldı ki anayasaların da bazı ilkelere uygun olması gereği de ortadadır. Örneğin her devletin kendini demokratik olarak nitelemesi bir ilkeye işaret eder. Bununla demokratik olmasalar bile yönetsel otoriterliği perdelemek istenir. Piramittin tepesindeki anayasalarda uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı da ifade bulmaktadır. Bu sözleşmelerin kimin yararına olduğu gerçeği dikkatten kaçmamalıdır.

Tüm bu olgular ışığında hukuk fakültelerinin yapılarının da sorgulanması gerekir. Yasa öğretimi ile hukuk öğretiminin birbirinden ayrılması yararlı olacaktır. Dahası bu fakültelerin başka bir isim altında yapılandırılması fakültelere işlevsellik kazandıracaktır. Fakültelerde verilen öğretimde yasa ile hukuk bağlantısının doğru şekilde oluşturulması da gereklidir. Hukuk teorilerinin kapsamanın genişletilmesi bakış açısının derinleşmesine katkıda bulunabilir. Öğrenimde ağırlığın yürürlükteki hukuk uygulamalarında olması bu fakülteleri yalnızca bir meslek okuluna indirger. Yasa koyucunun niyeti, yasanın amaçsal, sözel vb. yorumları ile yüksek mahkemelerin yorumu ve yorum değişiklikleri üzerinden giden bir öğretim sağlıklı olmayacaktır ve olmamıştır.

 Hukukun kendine göre bir mantığı yasaların ise kendine göre bir yasallaştırma süreci ve yapma tekniği söz konusudur. Mantığı ve yasallaştırma sürecini sorgulamak olanaklı ancak tekniği sorgulamak ise yararsızdır. Ancak yasa yapma tekniğinde yasallaştırma sürece yayılma söz konusu olabilirse o zaman belki daha sağduyulu yasaların çıkması olanaklı olabilir. Nitekim çoğu zaman yasa koyucunun mantık ölçülerini bir kenara ittiğini de görmekteyiz.

Hukuk ilkesel bir düzeye doğru çekilirken yasa ise yaşamın en uç noktalarına yayılmaktadır.

Bu durumda haklar için ilkesel düzeye oturmakta olan hukuk sorgulanamaz mı? Elbette ki bu sorgulama yapılmalıdır. İlkeler haline gelen hukuk yaşayan sisteme kısmi olarak sınırlar getirirken aynı zamanda ona bir meşruiyet şemsiyesi de sağlamaktadır. Zira hukuk geniş halk kitlelerinin yaşam düzeylerini yükseltme amaçlı değildir. Ancak sesi çıkabilecek kişileri hakkımı arıyorum uğraşısıyla elimine etmeye yöneliktir.

Sonuç olarak Geniş bir bakış açısıyla bakıldığında hukuk kavramının yasa kavramının oldukça uzağına doğru yol aldığının kabulü gerekir. Uygulamadaki sorunlar ise konunun başka bir boyutunun olduğunu göstermektedir. Hukuk yasaya göre daha kapsayıcı ve daha olumlu bir karakter taşır. Bu olumlama ne yasayı en kötü ne de hukuku en iyi yapar. Hukuk çerçevesinde olumlama düzeyi genişlerse yasalar da buna uymaya doğru bir yol alabilir.