SEÇME HAKKI
Avukat Kamer BEYAZTAŞ
Günümüz toplumlarında haklar kümesi içinde yer alan, seçme ve seçilme hakkı adı altında tanımlanan ve özellikle merkezi ve yerel yönetimlerin işbaşına gelişinde esas alındığı ileri sürülen bir kavrayış söz konusudur. Seçme hakkı kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Seçme edimi yakın zamanlara kadar her kes için kabul görmemişken günümüzde bazı sınırlamalarla genişleyerek hak kapsamında yer almaktadır. Tarih boyunca seçme edimi değişik ölçütler çerçevesinde kısmen yaşam bulmuştur. Hayvandan biraz daha yukarıda görülen köleler kölelik kurumu ortadan kalktıktan sonra ancak verili koşullara göre seçme ve seçilme haklarına kavuşmuştur. Kadınlar ise şimdilerde bile bazı ülkelerde ikincil vatandaş konumunda olmakla birlikte ancak yakın zamanlarda yaygın olarak seçme ve seçilme hakkının kapsamına alınmıştır. Tarih boyunca ırk, renk, yaş, coğrafya, seçkinlik, belli oranda servet sahibi olma, ikamet süresi, yabancı olmama gibi koşullar da olagelmiştir. Oy kullandırmamanın bir kısmı günümüzde de devam etmektedir.
Genel ve eşit oy için verilen uğraşılar her çeşitten baskıyla karşılaşmış ama görece başarıya ulaşarak tarih sayfası içinde yerini almıştır. Yine de herhangi bir seçime dayalı olmayan yetkileri sembolik olan krallıklar ile neredeyse sınırsız yetkisi olan krallar veya krallık gibi işleyen rejimlerin oluşu da gözden kaçmamalıdır. Askeri ve her türden sivil darbeler ile olağanüstü hâl ilanları, sıkıyönetim uygulamaları seçme hakkını etkisizleştirmektedir.
Gelinen aşamada seçme hakkının öznesi kimi zaman genel ve yerel oylamalar çerçevesinde kurallar koyma işlevi de görür. Her türden hakların varlığı karşısında haklardan rahatsız olanların hakları etkisiz hale getirme çabaları da devam eder. Böylelikle hak ihlalleri süre gider. İhlaller tarihsel olarak mücadeleler sonucu kazanılan veya güncelin gerekleriyle ortaya çıkan hakların bertaraf edilmesi anlamına gelmektedir. Nitekim bu yazının konusu olan seçme hakkının bertaraf edilmesi çabalarına da sıklıkla rastlanır. Bu durum kimi işgaller hariç işgal ile sömürgeleştirme döneminin kapanması sonucunda sömürgeleştirmenin başka yöntemlerle sürdürülmesine benzetilebilir.
Hak ihlalleri çok farklı yöntemlerle yapılır. Örneğin; Seçme hakkıyla demokrasi kavramı arasında kurulan bağlam da düşünüldüğünde olgunun sadece oy verme edimine indirgenmesi bu önemi küçültme çabası anlamına gelir. Demokrasinin işlerliği için ölçütlerden biri olarak kabul gören görünüşte de olsa birden fazla siyasal partilerin varlığı ve serbestçe yarışmasının yanılsamalı olduğu hususu da göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü siyasal iktidarı elde eden parti değişse de verili dizge değişmemekte sadece yönetimde kimi farklı yaklaşımlar olmaktadır. Demokrasi için kabul edilen tüm ölçütler esasen seçmen ile seçilen arasındaki mesafeyi arttırmıştır. Bu durumda seçmen aslında kimi ve niye seçmektedir sorusu tartışmaya değerdir. Çünkü seçme hakkının kullanılabilir olması gerçekten işleyen bir demokrasiyle mümkündür. Tüm bunlar yanı sıra aşağıda belirtilen değerlendirmeler bir arada ele alındığında aslında demokrasi hedefi tamamen ortadan kalkmaktadır.
Her bir boyut üzerinde, kapsamlı olarak durmayı gerektirse de bu yazıda konunun tüm yönlerini ele alabileceğim iddiasında da değilim. Kimi sınırlamalar içinde kalmak durumundayım. Sadece bazı açılardan değinme niteliğindeki anlatımlara yer vereceğim. Gerçi kurguya dayalı olmadığı ileri sürülen metinler dahil her yazı aslında kendiliğinden bir sınırlama içerir. Ayrıca bazı kavramlar üzerinde de oydaşma olduğu varsayımından hareket etmekte zorunlu olmaktadır. Böylelikle sınırlamalar daha da karmaşık hale gelmektedir.
Seçme hakkı sadece yasama organı, hükümet eden yapı ve yerel yönetim seçimleri için değil eş düştüğü ölçüde seçime dayalı diğer örgütler için de bir anlam ifade edecektir. Uygulamada etkisiz hale getirilmiş ise de her alanda demokrasinin yaşama geçmesi gerekliliği yönündeki ilkesel yaklaşım daha kapsayıcı olacaktır. Bir önceki sayıda “katılma hakları üzerine” başlığı altında bu hakka da işaret etmiş konuyla ilgili birkaç tümceye yer vermiştim. Söz konusu yazıyla birlikte değerlendirme yapıldığında daha kapsamlı bir sonuca varmak olanaklı.
Seçme edimi belli zaman aralıklarıyla kullanılabilen edilgin karaktere bürünen ama ciddi sonuçları olan daha çok biçimsel bir etkinlik olarak anlaşılmak istenmektedir. Seçimden seçime kadar geçen süreye uyuma dönemi denilebilir. Seçilen ise bu süre içinde adeta seçilmiş olduğunu unutmaktadır. Yeni dönem geldiğinde aradan çekilenler yani bir daha aday olmayanlar dışındakiler bir anımsama anı yaşarlar. Bu durumda bir seçim dönemine göre seçilenin kararlarına katlanılması önerilir. Başka bir deyişle sonraki seçim döneminin beklenmesi dışında yapılacak bir şey yok denir. Daha iyi bir yöntem yoktur iddiası da eklenir. Tüm bunların kaçınılmaz olduğu biçiminde benzer başka yaklaşımlarla da karşılaşmak olanaklı. Böylelikle verili duruma herkesin razı olduğu yollu bir rahatlık oluşur. Bu bakışlara böyle gelmiş böyle gider şeklinde genel bir kanıksama eğilimi de eşlik eder.
Konuya dar bir çerçeveden bakıldığında yanıltıcı sonuçlara varılabilecektir. Bu anlamda kısmen de olsa yüzeyden çıkarak derinlere dalmakta yarar vardır. Çünkü bir yanıyla seçim ile neredeyse her türden yönetme yetkisi seçilene verilmektedir. Devletin bürokratik aygıtının da seçilenler üzerindeki etkisi gözetildiğinde çapraşık bir durumun oluşacağı açıktır. Yönetme yetkisiyle yasama üzerinden yargı da etki altına alınabilmektedir.
Öte yandan seçmen iradesinin yanılgıya uğrayıp uğramaması ve seçen ile Seçilen arasındaki bağlantının niteliği önem taşımaktadır.
Seçmen gerçekten iradesiyle mi hareket etmektedir. Bu sorunun yanıtı olumlu olmayacaktır. Seçmen iradesinin yanılgıya uğraması halinde seçilenin serbest iradeyle seçildiği varsayılamaz.
Birçok öğenin iç içe geçtiği bu durum hukuk dizgesinde nasıl yer almaktadır. Örneğin gerek ceza gerek medeni hukuk bağlamında bazı sonuçlara varmak olanaklıdır. Seçme ve seçilmeye ilişkin yasaların varlığı ele alacağım bağlamı dışarda bırakamaz. Aksi durumda yasalar arasında bir çelişkiden söz etmek gerekecektir. Gerçi yasalar arasında özel genel ilişkisi kurularak çelişkinin aşılması yoluna gidilmektedir. Dolayısıyla burada bilinçli bir tercihten söz edilebilir. Bu da esas itibariyle sistemsel bir tercihtir.
Ayrıksı durumlar hariç seçme ve seçilme hakkı üzerinden bir çıkar elde edilmesi suç olarak tanımlanmamış olmakla birlikte değişik yasalarda bir kişinin yanıltılmasıyla ondan yarar elde edilmesinin suç ya da hukuka aykırılık olarak tanımlandığını biliyoruz. Şunu da belirtmek gerekir ki yasaların aldatma gibi olguyu kabul eder gibi görünmesi istenmediğinden kimseye seçmen iradesinin yanıltılması hakkı da tanımamaktadır. İşlevsiz bırakma mekanizması arkadan dolaşarak incelikli veya kaba olmak üzere değişik yöntemlerle işletilmektedir. Seçilenlerin daraltılmış özel yasal güvencelerine karşın yine de hukuki ve cezayı sorumluluğun ortadan kalkmayacağı varsayılabilir. Bazı suçların dokunulmazlık dışında olması seçmeni yanıltma sürecini tamamen etkisiz bırakmamaktadır.
Kullanılan propaganda araçlarının yanıltmaya dayalı olması karşısında elde edilen sonuçların etik olup olmadığı tartışması doğal olarak yapılmalıdır. Antik Yunan demokrasilerinde demagogların varlığına işaret edilmektedir. Bazı filozofların düşüncelerinde de demokrasinin sakıncalı olduğu iddia edilirken demagoglara vurgu yapılmaktadır. Demagoglar güzel bir retorikle insanları yanıltan kişiler olarak görülmektedir. Günümüzde ise yanıltma araçları çok daha fazla olarak çeşitlenmiştir. Demokrasi kavrayışının böylesi bir olumsuzlukla anılması esasen seçmen iradesinin yanıltılması durumunun yaygınlığına işaret eder. Olumsuzluğun giderilmesi yolları araştırılmak yerine biçimsel demokrasinin sağlıklı işlediği varsayımı üzerinden güzellemeler yapılmasıyla verili durumun sürdürülmesinin istendiği anlaşılmaktadır. Şu haliyle tek veya grup iktidarlarının her zaman bir seçenek olarak kalması söz konusudur. Bu durum karşısında tamamen yanlış bir yönetim anlayışının seçenek olarak öne çıkması demokrasi adına sunulan aslında demokrasiyle ilgisi olmayan olumsuzluklara yol açan oluşturucuların aşılması yerine verili durumdan yarar görenlerin yapmış olduğu güzellemelere aydın olarak görülen çevrelerce de sahip çıkılması bir çelişki olarak karşımızda durmaktadır. Günümüz devlet yapılanmalarında demokrasiden çok daraltılmış karar mekanizmalarının istikrar sağladığı iddiasıyla bunun düzgün işleyen ekonomiye güvence olacağı retoriği bazı kişi veya grupları iktidarda tutma süreci özü itibariyle kalıcı otoriter devlet anlayışına kadar bizi götürecektir. Kaldı ki dünya ekonomisinin ağırlıklı olarak sınırlı sayıda şirket elinde olduğu bilinmektedir. Ülkesel düzeyde de benzer bir durum söz konusudur. O halde demokrasi söylemi bu somut olgular karşısında tartışılır hale gelmiştir zaten.
Konunun bir boyutunu da seçmenin sandığa gitmemesi üzerinden yaşanmaktadır. Sözünü ettiğim bu durum seçimleri boykot niteliğinde değildir. Zira boykot bir eylem olup geçici diğeri ise kalıcıdır. Böylelikle yönetimde bir kriz ve yönetsel dizgenin meşruiyeti sorunu oluşmaktadır. Günümüzde özellikle demokrasi adına çok söz söyleyen batı ülkelerinde sandık başına gidenlerin oranının azalması karşısında sorunun aşılmasının güç olacağı izlenebilmektedir. Sandık başına gitme oranlarının yüksek oluşu ise bu mekanizmanın sorun oluşturmayacağı anlamına gelmeyecektir.
Seçen ile seçilen arasındaki ilişki başka bir değişle temsil ettiren ile temsilci arasındaki ilişkiyi diğer açılardan da bakmakta yarar vardır. Bu ilişkiyi bir vekil tayini olarak değerlendirecek olursak durumun diğer bazı hukuksal yönleri üzerinde durmak gerekecektir.
Özellikle borçlar yasasında vekilin durumu tanımlanmış ise seçme ve seçme ilişkisi de başka yasalarca tanımlanmıştır. Bu durumda vekalet ilişkisinde seçmenin iradesinin sakatlanması üzerinden konuya yaklaşmak mümkün müdür? Çünkü oy verilmesi isteklerinde birçoğu asla tutulmayacak sözler verilmesi yanında oy almanın yolu olarak seçmenin değişik şekillerde yanıltımlasın söz konusudur. Böylelikle seçmenin iradesi yön değiştirmiş olmaktadır.
Öte yandan vekil işini sadakatle yapmak sorumluluğu altındadır. Vekil eden vekili her zaman azledebilir. Ama seçme seçilme ilişkisindeki uygulamada bunu görmemiz söz konusu değildir. Zira gizli oy açık sayım kuralı işlerlik görmektedir. Gizli oy açık sayım seçmenin baskı altında kalmaması ve hile yapılmaması için benimsenen bir yöntem olarak iş görse de vekil ve vekil eden arasında karşılıklı etkileşim ve vekilin geri çağrılması kurumu oluşturulmadığı sürece seçenin hesap sorması güçlük oluşturmaktadır. Hesap verilmediği sürece vekilin sorumluluğunun sona ermeyeceği genel kabul görüyor olmakla birlikte sonuç alıcı olmamaktadır. Genel irade bağlamından da hesap sorma dile getirildiği kadar kolay olmayacaktır. Çünkü araya birçok olumsuz etken girmektedir. Ayrıca kimin kimi vekil tayin ettiğinin bilgisine ulaşmak mümkün değildir. O halde bir grup seçmenin şu ya da bu kişiyi azlettiklerine dair iddiaları ciddiye alınmayacak mıdır? Bu durumu önemsememe hali sorunu ortada bırakma anlamına gelecektir. Sakıncayı aşmaya yönelik bir yol bulma arayışı dikkate değer olacaktır. Olumlu bir adım için öncelikle seçen ile seçilen arasında karşılıklı etkileşim ve seçmene seçileni geri çağırma yetkisi tanınmalıdır.
Herhangi bir vekile oy vermeyenler yönünden vekaletsiz iş görme koşullarının olup olmadığını da araştırmak gerekir. Seçilen şu ya da bu grubun temsilcisi olmaktan öte geneli ilgilendiren kararlarda da etkili olmaktadır. Bu durumda vekile oy vermeyenler açısından vekaletsiz iş görme edimi bulunmaktadır. Seçilene oy vermemiş olanların yaşamını etkileyen kararlarda vekaletsiz iş görme olduğunda yine vekilin sorumluluk alması kaçınılmazdır. Vekaletsiz iş görenin tıpkı tayin edilmiş vekil gibi sadakatle adına iş gördüğü kimselerin de yararını korumakla yükümlüdür. Bir de çoğu zaman seçilenin bir siyasi parti üyesi olduğunu düşünürsek konunun kapsamı değişebilir.
Siyasal partiler sadece seçilenlerden oluşan kuruluşlar değildir. Özellikle kitle partilerinde her çeşitten üyeye rastlanır. Her parti gündelik politikada kendisine göre tutum almaktadır. Seçilen mensubu olduğu partinin politik tutumuna göre hareket etmek durumundadır. Böylece seçmen iradesi partiye mi kişiye mi yönelmiştir bunu ayırt etmek bir hayli güçtür. Seçmenin esasen siyasi partiye oy verdiği biçiminde bir yaklaşım benimsenirse siyasi partiyi sorumlu tutmamız mümkün ise de vekilin bireysel kararlarının tamamen etkisiz olmadığı da açıktır. Etkisizliğin kabulü halinde vekil olarak seçilenin önemi büsbütün olarak ortadan kalkacaktır. Siyasi partinin kendisini vekil sıfatıyla kabul ettiğimizde istenilen sonuç alınmadığında bir sonraki seçimde ona oy vermemek hesap sorma ve hesap verme yerine geçmeyecektir. Anayasal çerçeve ve siyasal partilerin hareket alanının kısıtlı olması sorunu da seçmen iradesinin sandığa yansıdığı dolayısıyla yönetimi belirlediği yaklaşımının dayanaklarını zayıflatmaktadır. Kimileyin seçmen bilinçli tercihler yapsa da aslında seçim yasaları ve diğer nedenlerle zorunluluk duyduğu durumlarla karşı karşıya gelmektedir. Seçmen çoğu zaman güncel politik veya duygusal nedenlerle aslında oy vermeyeceği partiye oy vermektedir.
Seçildikleri siyasi partiden ayrılanların ve bağımsız olarak seçilenlerin varlığı veya bir partiye girmeleri durumu da ayrı bir özellik arz eder. Hem siyasal partilerin hem bağımsız vekil adaylarının danışmanlık firmaları veya bireysel danışmanlarla çalıştıkları dikkate alındığında danışmanlara başvuranların seçmene kendi politik yaklaşımlarını doğru ulaştırıp ulaştırmadığı da soru işaretleri oluşturmaktadır. Özellikle lobi faaliyetlerinin yasal olduğu ABD gibi ülkelerde karar alma mekanizmalarının etkiye açık olduğu dikkate alındığında seçmenin tercihlerinin bir daha anlamını yitireceği görülmektedir.
Günümüzde rıza veya meşruiyet üzerine kurulduğu ileri sürülen yönetimde temsil sisteminin de ne kadar rızaya dayalı olduğunun tartışılması gerekecektir. Zira yanıltma üzerine kurulan rızanın ne kadar kabul edilebilir olduğu da mercek altına alınmalıdır. Rıza bilerek ve isteyerek bir durumun kabulü olsa gerek. Bilerek hareket etme unsuru eksik ise ortaya çıkanın geçerliliği tartışmalıdır. Meşruiyet noktasına gelince bir durumun biçimsel anlamda yasalar uyması yasaların amacının veya toplum beklentilerinin gerçekleşmesine ne kadar katkısı olmaktadır. Kaldı ki konuyla ilgili yasaların yeterliliği de başka bir tartışma konusu olacaktır. Meşruiyet olgusunun yasal düzlemde değerlendirilmesi de yanıltıcıdır.
Engelli seçmenin her türlü erişimde yaşadığı sorunlar karşısında bilinçli tercih yapmaları ve oy kullanma alanlarına erişimleri güçleşmektedir. Bu da onların yapmış olduğu tercihlerin bir bakıma ayrıca engellenmesi anlamına gelmektedir. Engelliler genel bağlamdaki sorunlar karşısında tutum geliştirirken özelde engellilerin sorunlarına duyarlı olan vekilleri seçmek istediklerinde zemin pek de uygun olmamaktadır.
Zihinsel sorunlar nedeniyle vesayet altında bulunanların seçmen oldukları gözetildiğinde vekalet ilişkisi çerçevesinde aşılmaz bir sorundan söz edilebilir. Yaşamın diğer alanlarında bu kişiler adına vasilerin hareket ettiği tartışmalı değildir. Ancak bu kişilerin seçmen sıfatı dolayısıyla en azından diğer seçmenler gibi iradelerini kullanmaları noktasında ayrı bir değerlendirme yapmak gerekir. Bu kişilerden bazıları kısmen iradi olarak hareket edebilir bir kısmı ise serbest iradeden tamamen yoksundurlar. Bu kişilerin seçmen içindeki sayıların az oluşunun bir sakınca oluşturmayacağı yönünde bir sav akla gelebilir. Seçimlerin sonuçlarının sayısal çoğunluğa dayalı olduğu dikkate alındığında kimi zaman bir iki oyun sonuç değiştirdiğinin gözetileceği kuşkusuzdur.
Günümüzde bilişim teknolojisinin getirdiği olanaklar çerçevesinde internet üzerinden hilesiz güvenli oy kullanılabilmesi halinde bazı sorunların aşılabileceği varsayılabilir. Nihayetinde güvenli oy kullanımının gerçekleştirilebilirliği de kuşkuludur. Ama yine de diğer sorunlar yanı sıra bilinçli tercih sorunu aşılamayacaktır. Bu koşullar altında seçme ediminin biçimsel bir uygulamaya dönüşmüş olduğu açıktır.
Seçilecek temsilci bir kişi ise oy dağılımları sonucu bu kişinin toplumu temsil etmediği vekil sıfatının tartışmalı olduğu da açıktır. İki tur 50 artı uygulamasının da bu sorunu aşmaya yeterli olması beklenemez. Zira oy kullanmayanların sayısı az veya çok oy alana dahil edilmemektedir. Kaldı ki nitelikli çoğunlukların aranması durumlarının artırılması gerekliliği önem taşıdığı halde var olanların da ortadan kaldırılması yolları aranmaktadır.
Seçme ile seçilme ilişkisi bir yansıma ilişkisi değildir. Çünkü yansıtılan yansıtana bire bir bağlıdır. Başka bir deyişle seçen seçilen ilişkisinde doğrudan bir bağlantı bulunmamaktadır. Temsil ve temsil olunan ilişkisi dolayımladır. Yansıtma dolayımlı değildir. Dolayım seçenin seçileni etkileme kapasitesini azaltır hatta ortadan kaldırır.
Bu alanın vekalet ilişkisi olmadığı kendine özgü olduğu ileri sürülebilir. Bir an için bu yaklaşım kabul edilse bile ortada duran sorunlar nasıl aşılacaktır. Aslına bakılacak olursa böylesi bir niyet veya çabanın olmadığına işaret etmek gerekir. Öyle ise bir bunalımın oluşması kaçınılmazdır. Çünkü ortaya konulacak seçenekler kabul görmemektedir. Seçilecek vekil veya temsilcilerin sınırlı oluşu veya vekil ve temsilci adaylığının önündeki engeller amaçlananın gerçekleşmesini bir anlamda sabote etmesi buna örnek olabilir.
Yine seçmen yaşı ne kadar düşürülürse düşürülsün seçmen olamayan bir kesim insan kalmaktadır. Bu kesim için velayetten seçme iradesinin kullanıldığı varsayılabilirse de arada bir sorun vardır. Vekalet görevinin kötüye kullanılması noktası üzerinden de baktığımızda vekilin dokunulmazlıkları bir yana kişisel suçlar dışında vekalet görevinin kötüye kullanıldığının belirlenecektir.
Yine siyasal partilerin adeta bir spor takımı olarak algılandığı gibi dünyaya doğmaktayız. Burada önemli olan takımınızın birinci gelmesidir. Birinci gelmenin ne şekilde gerçekleştiği önemini kaybetmektedir. Oysaki esas olan yönetsel süreçlerdir ve bu süreçlerde izlenecek siyasal yaklaşımlardır. Bu durumda seçmen ile seçilen arasında vekalet ilişkisi kabul edilse bile bağlantı tamamen anlamını yitirmektedir. Temsilcinin de temsilci seçtiği durumlar karşısında bir ara kademe oluşacaktır. Böylelikle aradaki mesafe artacaktır. Kural olarak temsilcinin seçtiği temsilcinin de ilk temsil edene karşı sorumlu olduğu söylenebilir. Ne var ki temsilcinin sadece kendini seçen temsilciye karşı sorumlu olduğu iddiası da gündeme gelebilir. Vekilin tevkil yetkisi sınırları nasıl kullanıldığından söz edile biri. Hesap verme veya bir takım denetim mekanizmalarını varlığının ileri sürülmesi sorunları aşmaya yeterli olmayacaktır. Eğer görev kullanırsa bir daha seçilemeyeceği yargısı da kabul göremez. Seçim aralıklarının uzun oluşu bir yana seçilenin her zaman seçilmeyi isteyeceği ya da veya her zaman belirlenmiş kişilerin aday olma hakkı olduğu yaklaşımı bir dar grubun oluşmasına yol açacaktır. Seçme ile seçilme ilişkisinin sağlıklı işleyebilmesi için kısmen iş görse de neler önerilebilir. Yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması, yerel yönetimleri çoğaltılması, seçim aralıklarının azaltılması, seçim barajlarının sıfırlanması, seçilenin geri çağrılabilmesi ve diğer önlemler işe yarayabilir. Nihayetinde bilinçli tercihe dayalı doğrudan demokrasiye ulaşmanın amaçlanması önem taşımaktadır. Yine siyasal partilerdeki iç işleyişindeki seçen seçilen ilişkisinin de dolayıma dayalı olduğu göz önüne alındığında yerel yönetime ve yasamaya seçilen arasındaki dolayımın dahi etkisizleştirildiği anlaşılmaktadır.
Seçme hakkını kullananları yanıltılmaları dışlında seçmenin oy verme bilinci kapsamındaki engellerin ortaya çıkardığı sonuçlar da bulunmaktadır. Seçmenin bilincine dayalı olarak tercih yanılsamalı ise bilinci yetersiz seçmenin yaptığı tercihlerin aynı sonucu doğurduğu dikkate alındığında yetersiz bilinç sorununun aşılması gerekmektedir. Nitelik ve nicelik arasındaki fark sonucu aynı şekilde etkilediğinden bir tartışmanın olması kaçınılmazdır. Bu durumda seçenlerin tercihlerinin eşit değerde olup olmadığı konusu önem taşıyacaktır. Ataerkil ve inançlara dayalı kültürün hâkim olduğu dünyamızda kadınlar veya diğer bir kısım seçmenin üzerindeki etkileme kapasitesi de sonuçların belirlenmesinde bozucu bir oluşturucu olarak karşımızda durmaktadır.
Seçimlerdeki hileler de seçmen iradesinin gaspı olup bir hak ihlali niteliğindedir. Lidere bağlı olarak yürütülen seçim kampanyaları gerçekte seçildiği varsayılan vekilleri vekalet ilişkisini ortadan kaldırmaktadır. Liderler vekilin vekili olarak kabul görülebilir. Ne var ki bu da seçmen ile seçilen arasına başka bir kademenin eklenmesi anlamına gelmektedir. Düşmanlaştırma üzerinden kurgulanan yönlendirme seçmenin gerçek iradesinin ortaya çıkışını engelleyecektir. Düşmanlaştırma toplumsal düzlemdeki her türlü farklılığa kadar genişleyebilmektedir. Siyasal pazarlama olarak tanımlanan alanın seçmen davranışlarını etkileme sanatına dönüştüğü düşünüldüğünde artık ticarette olduğu gibi seçmen bir tüketim nesnesine indirgenmiştir. Böylelikle olması gereken değil pazarlama teknikleri itibar görecektir. Pazarlama yöntemlerindeki içeriklerle toplumun önceliklerinin örtülmesi söz konusu olmaktadır.
Anayasa kaynaklı veya fiili olarak devletin olanakları çerçevesine oturtulmuş anlayış baştan başka kaygılardan hareket edildiğini göstermektedir. İş toplumun isteklerine geldiğinde siyasal iktidarın kullandığı söylem, olanaklar böyle şeklinde olmaktadır.
Seçim sistemlerindeki oynamalar, seçimlerde hile, seçilenlerin iradelerinin siyasal parti bir yana arkada rol alan oyuncular tarafından etkisiz hale getirilmesi de seçmen iradesi doğru olsa bile sonuçlar farklı olmaktadır.
Seçim sistemleriyle getirilen az veya çok yüksek barajlar ile diğer yöntemler verili anda azınlık olan düşüncelerin yerel yönetimlerde ve yasama organındaki temsili dışlanırken siyasal alandaki etkisini de azaltmaktadır. Çok parçalı oluş istikrar bozucu olarak nitelenerek hızlı karar alma gerekliliği yönündeki baskılama seçmen davranışını yönlendirerek verili dizgenin istediği sonuçlar elde edilmektedir. Yasal düzenlemelerle seçim sistemleri sık sık değiştirilerek bu amaçlara ulaşılmaktadır. Böylelikle seçmen iradesinin doğru olarak yansımasına engel oluşturulmaktadır.
Ayrıca vurgulamak gerekir ki seçmen oy verme ile her zaman bir vekil seçmemektedir. Yapılan referandumlar buna örnek gösterilebilir. Bu gibi durumlarda kimi zaman bazı kararlar onaylatılmakta kimi zaman yönetime dair anayasal veya başka düzenlemeler getirilmektedir.
Seçimlerde oy kullanmayanların adına da kamusal olanaklar ve kamu gücünün kullanıldığı gözetildiğinde seçme hakkının kullanılmamasının da yansımaları olacağı kuşkusuzdur. Bu seçmenin oy kullanmamasının çok çeşitli nedenleri olabilir. Belki de her neden başlı başına değerlendirmeyi gerektirir.
Tüm bu tartışmalar bağlamında bu alanın kamu hukuku veya özel hukuk çerçevesine indirgenmesi düşünülemez. Seçme ve seçilme ilişkisinin karma bir alan olduğu ifade edilerek de sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz. Çünkü yasal da olsa her türden çerçeve esasen alanı daraltma işlevi görür.
Seçme hakkının kullanımında bazı hak ihlallerinden de söz etmek gerekecektir. Hak ihlalinden sadece seçmenin oy kullanmasının engellenmesi anlaşılmamalıdır. Seçmenin makul olmayan içeriklerle yönlendirilmesi esas itibariyle bir hak ihlalidir. Kaldı ki bu ihlaller birey hakkından daha çok bir bütün olarak toplum hakkının ihlali şeklinde gelişmektedir. Aslında yazı içeriğinde yer alan seçme hakkını işlevsizleştiren tüm etmen ve olumsuzluklar büyük ölçüde hak ihlaline yol açmaktadır.
Mücadelelerle tarihsel süreç kat edilerek günümüze ulaşılmış ise de seçme hakkının neredeyse tamamen işlevsiz hale getirilmesi seçme hakkının önemsiz olduğu anlamına gelmemelidir. Bu hakkın hakkıyla kullanılması yollarının bulunması gerekliliği önemsenmelidir.
Yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere geçmişteki kısıtlamaların bir kısmı ortadan kalksa da günümüzde de oy vermede bazı dışlayıcı benzerliklerin sürdüğü görülmektedir. Vatandaş olmayanların oy kullanamamaları buna örnek olarak gösterilebilir. Oysaki günümüz dünyasında sınırlar arası kısıtlamalara karşın ekonomik olanakları olan neredeyse her kes her an başka bir ülkede olabilmektedir. Hatta turizm geliştirme çerçevesinde ülkeye gelişler giderek daha da kolaylaştırılmaktadır. O halde dünya yurttaşlığı kavramının geliştirilmesi zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bir dünya yönetimi ve oluşması ve bunun da dünya yurttaşlarının tüm olumsuzluklardan arınmış haliyle seçime dayalı olması mümkün hale gelmelidir.
Bu ve diğer önerilerim ile seçme hakkının karşı karşıya olduğu işlevsizliklerin ortadan kalkmasının zaman alacağının farkındayım.