Avukat Kamer BEYAZTAŞ
Toplumsal süreç oluşturucularının etkisiyle yaşam gelişip dönüştükçe ona uygun yeni düzenlemeler yapma gereksinmesi ortaya çıkar. Kimi zaman öngörülerle düzenleme yapılırken ilerisi gözetilir ve soyut yaklaşımlar geliştirilerek var olanın değişmesi ve yeniye de gerek duyulur. Düzenlemeler çoğunlukla akışkan yaşamın arkasından gelir. Böylelikle hukuk yaratma etkinliği ortaya çıkar. Var olan hakların aranması, hakların kullanımı için bilinç sağlanmaya çalışılabilir ama olması gerekeni, olmayanı yaratma edimi gözden kaçırılır. O halde yasa metini oluşturma, metin geliştirme, metin uygulamayı gözeten bir yaklaşım olmalıdır. Düzenlemelerin yazımında olmazsa olmaz olan insani değerler de önemsenmelidir.
Yazıya sınırlama yapmak zorunlu olduğundan yalnızca hukuk alanında uğraş verenlerce değil yaygın olarak bilindiği varsayılan ve ilgili kamu oyunca da bilinen temel bir ilke olan anayasada bir kısmı özel yasalarda yer alan yasa önünde eşitlik ilkesini ele almayı deneyeceğim. Bu arada belirteyim ki yasa önünde eşitlik ilkesiyle ilgili olarak bir teamül oluştuğu da söylenebilir. Eşitlik kavramı daha geniş ölçekte tarihsel bir bağlama da oturmaktadır. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik söyleminin Fransız devrimine esin kaynağı olduğu iyi bilinmektedir.
Konu ele alınırken çoğunlukla pratikte yaşam bulmayan anayasa veya diğer yasalarda yazılı olan kimi düzenlemelere işaret edilmektedir. Yasa önünde eşitlik ilkesinin tüzel ve gerçek kişileri kapsadığı düşünüldüğünde yasalarda yazılı olanın aksine aslında eşitsizlik baştan kabul görmüş olmaktadır. Zira gerçek kişilerin tüzel kişilerle eşit oluşu sadece varsayımsaldır. Gerçek kişilerin farklı yasal düzenlemelerle bir bakıma korunduğu iddia edilebilirse de ancak fazlaca değişen bir şey olmamaktadır. Kimilerince önemli olanını yasa metni üzerinde yazılı olan eşitlik ilkesi olduğu ileri sürülür. Deyiş yerindeyse bu tür yaklaşım yasada yazılı olanı yeterli sayma kavrayışıdır. Bu kavrayışa karşın bir de fırsat eşitliği gibi bir yaklaşım kısmen de olsa kabul görmektedir. Fırsat eşitliği olmaksızın yasalarda yazılı olan soyut eşitliğin bir anlamının olmayacağını düşündüğümden her iki durumu birlikte ele alacağım.
Fırsat eşitliğinin sağlanması ise özel yaklaşımları ve özel düzenlemeler yapmayı gerektirir. Fırsat eşitliği sadece engelliler için değil esasen toplumsal çoğunluk için gerekli olan bir haktır. Fırsat eşitliğinin yaşama geçmesi halinde yasa önünde eşitliğin gerçekleşmesi daha istenebilir hale dönüşebilir.
Eşitliğin her iki yüzünün yasal düzenlemelerde alacağı biçimin yasa koyucunun alanında olduğu görülmektedir.
Birçok sanatçı ve özel olarak adını vereceğim Tarkovsky tarafından ifade edilen “hiçbir hayal gücü gerçek yaşamdan daha güçlü değildir” anlatımını konumuza da kıyasen uyarlamak olanaklıdır. Pratik yaşamın her boyutunu öngörmek söz konusu olmayabilir. Yasa koyucunun bir sanatçı duyarlılığında olması beklenilmezse de ilgili tüm kesimlerin görüşlerini alması beklenir. Bu beklenti gerçekleşirse sanatçı duyarlılığının zaten önemi kalmayacaktır.
Yasaların pratik yaşamda karşılık bulması somut uygulamaları gerektirir ve sorumluluk büyük ölçüde kamu yönetiminde olmaktadır.
Temel doğrultu eşitliği sağlama iddiasını içerirken kimileyin yasal düzenlemelerde veya diğer mevzuat altında oldubittiye getirilen eşitliğe aykırı düzenlemeler de yapılmaktadır. Oysa ki tüm düzenlemelerde eşitliğin uygulama boyutunun da gözetilmelidir.
Eşitlik ilkesi ağırlıklı olarak uygulamadan sorumlu olan kamusal mercilerin alanında gündeme gelmektedir. Bu da yönetimlerin yönetilenlere karşı eşit davranma yükümlülüğünü içerir. Kamusal makamlar içinde yargının olduğu da kuşkusuzdur.
Kamu kaynaklarının kullanımında hizmetlere erişim veya hizmetlerin herkese ulaştırılması bakımından eşitliğin sağlanması ya da hiç değilse hakkaniyetin göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır. Acaba kamu kaynakları kullanılarak yapılan harcamalardan diğer kesimlere göre engelliler ne kadar yararlanmaktadır. Engellilerin kamu kaynaklarından eşitçe yararlandıklarını söylemek için iyimser olmayı sağlayan olumlu veri bulunmamaktadır. Oysa ki yasalara bakıldığında kural olarak engellilerin dışarıda bırakıldığı söylenemez. Ne var ki yasal düzenlemelerdeki eşitlik somut yaşama zaten geçmemektedir. Engelliler ise kamu kaynaklarından çok az pay almaktadır. İkinci kez ortaya çıkan eşitsizlik dururken kimileyin engelliler tarafından dahi bazı ödeme ve muafiyetlerin öne çıkarılmasını anlamak güçtür.
Yine olması gereken ile olan arasındaki farklılık üzerinde durulmalıdır. Olanın uygulanmadığına veya yanlış olduğun düşünülenin değiştirilmesine odaklanmak haklı olmakla birlikte olması gereken üzerinde düşünülmemesi istenileni gerçekleştirmede yeterli olmayacaktır.
Yasa önünde eşitlik ilkesi kimi zaman herkesi kapsayıcı olmakla birlikte benzer durumdakilere aynı uygulamanın yapılması anlamına gelir. Şu var ki yasalar oluşturulurken engelliler yok sayılır. Onlar için özel yasalarla çözüm geliştirildiği varsayılır. İlk bakışta burada bir sıkıntı olmadığı düşünülebilir. Bu durum bir yapının baştan tasarımı ile sonradan eklemeler yapılmasına benzetilebilir. Örneğin görenlere göre tasarlanmış bir hukuksal dizge görenlere göre konumlandırılacaktır. Görmeyenlerin yasa önünde eşitliğinin sağlanması yanı sıra uygulamada yani fırsat eşitliği bakımından alınan önlemlerin ise pozitif ayrımcılık veya makul uyumlulaştırma olarak nitelenmesi esasen eşitsizliğin kabulü anlamına gelmektedir. Denilebilir ki özellikle uygulamadaki eşitsizliğin kabulü beraberinde çözüm arayışlarını da getirecektir. Ne var ki eşitsizliğin varlığının kabulü noktasından da uzaktayız. O halde yasal düzlemde ve uygulamada eşitsizliğin varlığının kabul edilmesi bile sorun çözmeye yardımcı olacaktır. Anayasada engellilere yönelik olumlu düzenlemelerin ayrımcılık sayılmayacağına dair kural bir ilerleme olarak kabul edilebilirse de bir bütün olarak yasalara egemen olan yaklaşım ve uygulamaların göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır. Bu ne anlama geliyor. Hangi mevzuat olursa olsun düzenlemeler yapılırken engelli yurttaşların varlığı dikkate alınmalıdır. Ne var ki bu konuda iyimser olmak için yeterli veri yoktur. Tersine dışlama mantığının işlemeye devamı biçiminde bir eğilim söz konusudur. Bu anlamda engelliler hatta her kes için hukuk yaratmak edimi üzerinde durulmalıdır. Aksi durumda mücadelenin çerçevesi ne olursa olsun aslında yine istenmeyen bir sınıra gelinmektedir.
Hukuk yaratmak bakımından hukuk ve yasa ayrımına geri döneceğim. Günümüz kavrayışında yasa uygulanmakta olandır. Soyut olup esnek değildir. Esasen uygulama alanında da soyuttur. Yani eşitlediği varsayılan insanlar da soyuttur. Örneğin ehliyet hususu soyutlamanın bir yansımasıdır. Devlet kuruluşlarının birer tüzel kişilik olarak davalarda taraf olduğunu görmekteyiz. Sivil alandaki tüm örgütlenmeler ile şirketler de birer tüzel kişiliktir. Yani onların da ehliyet veya ehliyetsizliğinden söz edilebilir. Koşulları oluştuğunda kendilerine kayyım veya temsilci atanmaktadır. Gerçek kişilerde ise konu daha kapsamlı olarak önümüze çıkmaktadır.
Denilebilir ki yorum imkanıyla yasalar genişletilebilir. Teoride ve mahkemelerce kabul gören yorum ilkelerine göre boşluk veya belirsizlik olması halinde yasalar farklı yorumlara uğrasa bile de esnekliğin ortadan kalktığı ileri sürülemez. Çoğu zaman farklı yorumlama Amaçsal bir biraz esnetilebilirse bu karakter aynı kalır. Yasaların sıklıkla değiştirilmesinin de diğer sakıncaları olmakla birlikte esnek olmama durumunu etkilemez. Günümüz kavrayışına göre hukuk ise geniş ölçekli olup dinamiktir. Sürekli hareket etme yeteneğine sahiptir. Çünkü yaşam akışıyla koşutluk gösterir. Bu anlamda engellilerin günümüz toplumlarının geldiği aşamada yeni bir konumlanışı söz konusudur. Uzmanlaşmanın genişlediği çağımızda uzman engelli sayısının artışı artık başka bir yaklaşımı öne çıkarmalıdır. Bu bakımdan insan hakları bağlamı yetersiz kalmaktadır. Kaldı ki insan haklarının mevcut durumunun yetersiz olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Temel bazı haklar üzerinden yetersizlikleri ortaya koymak gerekirse: Yaşama hakkını ele alalım. Bu hak çoğu zaman göz altında alınmalarda işkence görmeme ya da tutulan yerden sağ çıkmaya veya geniş anlamda kötü muameleye uğramamaya indirgenmektedir. Bu indirgeme her şeyden önce durup dururken göz altına alınmayı ön kabul haline getirmektedir. Yani durup dururken göz altına alınabilirsiniz ama yaşama hakkının tutulduğunuz yerlerde size dokunulmaması güvencesini sağladığı varsayılır. Ola ki tutulan kişiye dokunan olursa tazminat ödemeyle haksızlığın giderileceği de varsayılır. Bu tazminatın da ancak yargı yollarına başvurularak elde edilmesi mümkün hale gelebilir. Her ne kadar tazminatın geri alım çerçevesinde eylemi gerçekleştirene ödetileceği iddia edilse de uygulamada tazminat yine kamu kaynaklarından ödenir.
Yaşam hakkının başka bir yanına bakalım. Dolaylı olarak ortaya konan insan onuruna yakışır bir yaşam vaadi ne olacaktır. Yasalarda somut olarak yer almadığı veya verili dizgeye uygun olmadığı için yaşama hakkının bu yönü ise yokmuş gibi tartışılmaz bile.
Mülkiyet hakkına da kısaca bir göz atalım. Yasalar karşısında ülkelerin gelirlerin daha fazla gelire sahip olan bir şirket ile yalnızca çalışarak gelir elde eden bir çalışanın veya iki gerçek kişi ya da iki şirket arasında da sahip oldukları mal varlığı arasında aşırı farklıklar olması halinde mülkiyet haklarının korunmasında eşitlik söz konusu olabilir mi? Burada fırsat eşitliği bağlamında başka kabullerin olması seçeneği de devre dışı olduğuna göre Yasa önünde eşitlik ilkesi, eşitsizliği güvence altına alıyor demektir. Vergi yasalarıyla dengeleme sağlandığı iddiası inandırıcı değildir. Gelire göre orantısal olarak vergi ödemek de zaten eşitsizliğin güvence altına almaktadır.
Anlaşılacağı üzere insan haklarına yönelik düzenlemelerin veya ilkesel yaklaşımların eşitsizliği ortadan kaldırmayacağı görülmektedir. Belirtmiş olduğum Örnekler diğer insan hakları üzerinden de sorgulanabilir. İnsan hakları çerçevesinde de genel eşitsizliğin ortadan kalkmadığı dikkate alındığında engellilerin çini de insan hakları çerçevesi yetersiz kalmaktadır. Burada engelliler açısından çifte bir eşitsizliğin ortaya çıktığı da göz önünde bulundurulmalıdır.
Yargıya baktığımızda yargının üç ayak üzerine oturduğu söylense de aslında sağlıklı işlediği varsayılsa bile üç ayak, çeşitli yönlerini tartıştığımız yürürlükteki kuralları uygulayacaktır. Kaldı ki gerek ceza hukukunda iddia ve savunmanın eşit konumda olmayışı gerekse de hukuk davalarında tarafların imkanlarını farklı oluşu eşitliği fiilen ortadan kaldırmaktadır. Bu konuda ayrıntılı bir tartışma yerine tüketicinin açacağı olası örnek bir dava üzerinden gidelim.
Bilimsel kanıt gerektiren bir davada bir gıdanın kanser yol açarak sağlığına zarar verdiği iddiasıyla tüketicinin açtığı davada Avukat olarak taraf vekillerinin bilgi düzeyi etkili oluşu aynı olsa bile bir eşitlikten söz edilmesi ne kadar isabetlidir. Şirket vekili aslında kendi şirketince yaptırılmış olan bilimsellik iddiası taşıyan araştırma sonuçlarını ortaya koyabilir. Tüketici avukatı ise eğer etki altında kalmamışsa mahkemece atanan bilirkişiden rapor alınırsa bununla yetinecektir. Kanser yapıcı gıdaların aslında sağlığa yararlı olduğuna dair sözde bilimsel olduğu ileri sürülen birçok araştırmanın sonuçlarını her kes okumuştur. Bu durumda bilirkişinin farklı bir sonuca varması olasılığı hayli zayıftır. (Bu örnek olayın kurgusu Robert Albritton’un “Ekmek Yoksa Abur Cubur Yesinler” kitabından esinlenerek yazılmıştır)
Öte yandan yargısal süreçler engelliler açısından fiziki erişebilirlikten başlayarak bir dizi eşitsizliği daha beraberinde getirmektedir. Yargı alanındaki eşitsizliklerin genel ve özelde engelliler açısından giderilmesi bir bütün olarak yaklaşım değişimini gerektirir. Yargının ortamsal işleyiş süreçleri biçimsel olarak eşitliğe dayalı ise de verilen olumlu kararların uygulamada karşılık bulmamasıyla somut yaşananlardan görüleceği üzere eşitliğin gerçekleşmediği görülmektedir. Tüm bunlar kendi başına uğraş alanı oluştururken, yine de yargısal kararların önemsenmesi gerekmekle birlikte yargısal kararların tam olarak sorun çözücü olmadığı dikkatken kaçmamalıdır. Zira yargı yasalarla bağlı olduğundan yasamaya ve dolayısıyla günümüzde siyasal iktidara bağlıdır. Aynı düzenek engelliler için de işler ama çifte eşitsizlik getirecek şekilde önümüze çıkar.
Yasa derken uluslararası sözleşmeleri de buna dahil ediyorum. Kaldı ki uluslararası sözleşmelerin niteliği tavsiye konumundadır. Bazı yaptırım seçenekleri olsa bile yaptırımlar uygulanmamaktadır. Uygulamada devletlerin işlerine gelmeyen sözleşme maddelerine ve yargısal kararlara uymadığına sıklıkla rastlanmaktadır. Çok tekrara düşmemek bakımından belirteyim ki eşitsizlik durumuna ilişkin yukarıdaki anlatımlar burada da geçerlidir.
Yasa var olanı korur hukuk ise daha hızla değişme eğilimi gösterir. Yargı mesleklere dairdir ve birinci derecede yasaları uygular. Hukuk mesleklerden daha fazlasıdır. Bu durumda bir hukuk mezununun, avukatın hâkim veya savcının hukukçu olduğu iddiası doğru olmayabilir. Yüksek yargı kuruluşlarının yaptığı iş denetim yanı sıra amaçsal yorum içerse de yasayı korumacı eğilimini sürdürür. Yasa pratiğe yönelir. Yargı alanındaki meslekler de bu pratik içinde döner durur. Özellikle avukatlık mesleği icra edilirken yüksek mahkeme veya uluslararası yargı kararlarına ve sözleşmelere vurgu yapma ihtiyacı duyulur. Kaldı ki yargı organları zaman zaman karar değiştirirken avukatlık mesleğini icra edenler hukuk yaratmak bakımından bu gerçeği görmek istemez ya da yeteri kadar görmezler. Bu türden yaklaşım meslek uygulayıcısını yalnızca bir teknik elemana dönüştürür.
Ayrıca belirteyim ki Anayasa Mahkemesi kararlarında eşitlikle ilgili hak ihlali istemleri bakımından çoğunlukla yetkisizlik kararı verilmektedir. Eşitliğe aykırı kimi uygulamalar ayrımcılık veya diğer insan hakları kapsamında değerlendirildiğinden kapsam daralmaktadır. Benzer durum AİHM kararları için de geçerlidir.
Böylelikle yargı mekanizmasının içinde avukatlar birer pratisyen olur ve orada kalırlar. Değişik mesleklerdeki uzmanlaşma ile avukatlık mesleğindeki uzmanlaşmanın birbiriyle örtüşmediğini de biliyoruz. Örneğin mühendisler sadece kendi alanında kaldıkları halde en azından şimdilik avukatlar alt alanlarla sınırlanmamaktadır. Bu anlamda avukat hukuk alanının geniş evreninin bir parçası haline gelmelidir.
Tür olarak insan yaşamı sürekli değişim içindedir. Bu değişime paralel olarak kuralların oluşacağı kuşkusuzdur. Bu değişime yön vermek tamamen olmasa da kısmen mümkündür. Bu değişimin ne biçimde yol alacağı aynı zamanda mücadeleler alanını oluşturmaktadır. İşte hukuk yaratmak bu noktada önümüze çıkar. Her talebi olan kesim bu süreçleri etkilemeye çalışır. Engelliler bakımından da mücadele alanı burasıdır.
Her kes yasa önünde eşittir. Eşitliği gerçekleştirmek için alınan kısmi özel önlemler eşitliği sağlama iddiası içerir. Kaldı ki tüm özel önlemlerin böyle bir iddiası da yoktur. Sanıldığı gibi özel düzenlemeler sadece engelliler için söz konusu değildir. Vergi yasalarına bakıldığında çeşitli muafiyetlerin varlığını görürüz. Ayrıca merkezi veya yerel yönetim bütçelerinden teşvik adı altında yapılan uygulamalar örnek gösterilebilir. Ne var ki sadece engellilere uygulanan ödenekler ve muafiyetler öne çıkarılır. Adı pozitif veya ne konursa konulsun bu uygulamalar ayrımcılık olmadığı halde söz konusu sözcükler anlam kaymalarına neden olmaktadır. Olsa olsa engellilere yönelik olumsal düzenleme ve uygulamalar fırsat eşitliğinin sağlanmasına yönelik bir adımdır.
Gündelik yaşama bakıldığında ise hiçbir yerde eşitlik yoktur. Kamusal makamlar önünde aynı muameleyi görme kuralı eşitliği garanti eder mi? Kamu görevlisinin davranışlarının olumsuzluğu karşısında engelliler diğer kesimlerle nasıl eşitlenebilecektir. Kamu görevlilerin her bir yurttaşa yapmış olduğu olumsuz nitelikli uygulamalar da görülmedir. Bu yaklaşımların tarihsel bir ayrımcılığa dayandığı dolayısıyla kültürel arka alanının olduğu yollu bir sonuca varılabilir. O halde burada bir kültürel değişimden de söz edilmelidir. Engelli hakları için uğraş verilirken kültürel eşitsizliğin yok sayılması da beklenemez.
Kamu görevlilerinin tutumuna bir yanıyla da kültürel eşitsizlik diyebiliriz. Bunun da yasa koyucu veya düzenleyici işlem yapan makamların sorumluluğunda olduğu açıktır. Ancak sorun düzenlemelerden daha kapsamlı olarak ele alınarak aşılabilir.
Şimdi bakışımızın yönünü değiştirerek başka bir açıdan bakalım. Yürürlükteki yasal durum bakımından engellilerin her kesle eşitliği sağlanmış olduğunu varsayalım. Eşitlik olgusunun diğer öğeleri atlanacak olunursa engellilerin mücadele alanı kalmayacağı noktasına gelinmiş olur. Bunun adına metinsel eşitlik koyarsak kendimizi de soyut bir varlığa indirgemiş oluruz. Böylelikle eşitlik bakımından bir sorun kalmamış olur. Kaldı ki engelliler yasa önünde eşit değildir şeklinde bir kural da yoktur.
Tüm insanlar ölümlüdür. Socrates bir insandır. O halde Socrates de ölümlüdür. Tüm insanların hakları vardır. Engelliler de insandır. O halde onların da hakları vardır. Peki hangi haklar. Bunlar yetersiz olan ulusal yasalardaki ve uluslararası sözleşmelerdeki haklardan başkaları değil. Dolayısıyla iki yönlü verili eşitsizlikten söz ediyoruz.
Yasal yetersizlik söz konusu olduğuna göre bir sınırlama içinde kalmak kabul görmemelidir. Verili eşitsizliğin sürdüğü düzenekte diğer insanlarla eşitlendiğinizde tüm sorunlar çözümlenmiş olacak mıdır? Örneğin görme engellilerin imza sorunu çözümlendiğinde bankalarda üstlenmiş olduğunuz yükümlülüklerden dolayı yaşanan sorunlar ortadan kalkacak mıdır? Kaldı ki okur yazar olmayan engelli veya diğer insanların imza sorunu aşılabilecek midir? Bu durumda eşitsizler arasında da eşitlik sorunu olacak ve bu nasıl çözülecektir. Yani sorunlar tek boyutlu önermelerle çözülemez. Onlardan bize ne denilecekse o başka!
Başka bir şekilde örnek vereyim. Günümüzde davaya veya icraya konu yüzbinlerce dosya vardır. Burada çeşitli haksız uygulamalar görülmektedir. Biz engelliyiz bu haksızlıkların kendimizle ilgili olanlar ile ilgileniriz, diğerleriyle ilgilenmeyiz gibi bir yaklaşım kabul görmemelidir.
İnsan haklarına konu olan birçok uluslararası sözleşmede öngörülen kurallar bulunmaktadır. Bu kurallar kapsayıcı olup engelli engelsiz ayrımı yapmamaktadır. Engelli olup da bu kapsamdaki hakları ihlal edilen bir engelli ben sadece konuya engelliler boyutundan bakarım diyemez.
Birleşmiş Milletler engelli hakları sözleşmesi çerçevesindeki hakların tamamının gerçekleştiğini varsayalım. Bir engellinin insan hakları kapsamına giren diğer bir hakkı ihlal edildiği zaman bu bizi ilgilendirmez diyemeyiz. Yine ifade özgürlüğü örgütlenme ve benzeri birçok hakkın engellilerle ilgisi yok tarzında bir tavır içinde olamayız. Diğer haklarla ilgili olarak zaten çok sayıda mücadele eden var nasılsa biz de önceliklerimizi öne çıkararak biraz uzak durabiliriz yaklaşımı içinde olamayız. Engelli hakları kavramı genel insan hakları kavramının bir parçasıdır. Durum böyle kabul edilse bile sadece engelli gözlüğünden yaşama bakılırsa hakları daraltma durumu kendiliğinden ortaya çıkar. Yukarıda da işaret edildiği üzere gelinen aşamada engelli engelsiz tüm insan hakları kapsam ve içeriği yeterli güvence oluşturuyor değildir. Kaldı ki içeriği ne olursa olsun sadece kural koymak yeterli olamayacaktır. Tüm yaşam değişkenlerine uygun düzenlemeler yapılırken engellilerin varlığı dikkate alınarak düzenlemeler tasarlanmalıdır. Engellinin bakışıyla dünyaya bakılmadığı sürece bu tasarımda fiziki ya da diğer erişim unsurlarının sağlanması yeterli olmayacaktır. Sorunun çözülmesi kapsamı oldukça geniş bir kavrayışı gerektirir.
Engelli hakları konusunda engelli örgütlerinin öncelikli olarak duyarlı olmaları ayrı bir konudur. Genel olarak hakları daraltan yasal düzenlemelerden uzak duralım veya biraz mesafeli olalım anlamına gelecek tutum takınmak ayrı bir konudur. Sorunlu olsa da genel insan hakları ile engelli haklarının birbirlerini tamamladığı hususu gözden kaçırıldığında ayrıştırmanın engellilerin eliyle yapılması noktasına kadar gidilecektir.
Ekonomik sosyal ve kültürel yaşamdaki eşitsizlikte eşitlenmek kabul edilebilir değildir. Yasalar ne yazarsa yazsın sonuçlar önemlidir. Bu anlamda engellilere yönelik ekonomik bakımdan iyileştirici hususlarla yetinmek mücadele alanını daraltmak anlamına gelecektir.
Ekonomik ve sosyal çerçevede sosyal devlet ilkesine sıklıkla yollama yapılmaktadır. Sosyal devletin yaşama geçmesi eşitliğin uygulamada etkin olarak sağlanmasına katkı yapacaktır. Sosyal devlet yalnızca engelliler için değildir. Sosyal devlet ilkesiyle geniş anlamda diğer dezavantajlı kesimlerin de yaşam koşullarının iyileştirilmesi amaçlanır. Engellilerin, sosyal devletin gelir dağılımı dahil dezavantajı kesimler için de geçerli olduğunu dikkate alarak tutum geliştirilmelidir. O halde yasaların sadece birer eşitlik metni olarak kavranması, uygulamanın yeterince dikkate alınmaması halinde sorunların çözümüne olsa olsa eksik katkı verilmiş olacaktır.
Yargı yasaların uygulanması açısından uygulama alanının bir parçasını oluşturur. O halde yargıya ilişkin yasal metinler de irdelenmelidir. Yargısal işleyişte eşitsizliklerin giderilmesi de geniş bir çalışma alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. İş hukukuna dair yargısal kararlarda zaman zaman işçinin zayıf taraf olduğu vurgusunu görmekteyiz. Her ne kadar işçi lehine yorum ilkesi yargısal kararlarda istenilen ölçüde yer almıyor ve etkin olarak uygulanamıyorsa da benzer bir ilke engelliler için geçerli olabilir. Öte yandan iş yasalarındaki eşitsizliği doğuran düzenlemelerin engellileri de yansıyacağı hususu göz ardı edilmemelidir.
İş hukuku veya genel istihdam sorunları karşısında engelliler için yalnızca kota uygulamasının varlığı eşitliği sağlayıcı değildir. Bu nedenle kota artırımı istenirken eşitliğin sağlanacağı gibi bir beklentiye girilmemeli ve aynı yönde tutum sergilenmemelidir. Çünkü bunun için istihdam geliştirici yasal düzenlemelere ve ekonomik önlemlere gereksinim vardır. Bu alandaki sorunların giderilmesi için yeterli çaba veya isteğini olduğu ise tartışmalıdır. Bu itibarla genel bir eşitsizlik varken engellinin genel eşitsizlikte eşitlenmesi uğraşısı bir çelişki oluşturabilir.
Görüldüğü üzere yasa önündeki eşitliğin gerçekleşmesi için birçok boyutu olan hukuk yaratmayı da içeren bir süreci bir arada gözetmeyi gerektirir.
Yasalar kitaplarda kalsın diye yazılmaz. Yasal ve diğer düzenlemeler özellikle günümüzde toplumsal düzenin her yanına eşlik eder. Pratik yaşamın her alanında uygulama bulur. Bu düzenlemelerin kendisi eşitlikçi olmalı ve uygulamada da varlık bulmalıdır. Engelliler açısından bakıldığında her iki hususun eksik olduğu görülmektedir.
Ayrıksı durumlar dışında yasalar kişiler için özel düzenleme yapmaz. Bu bağlamda şu özgürlük alanına bakalım. Her kesin çalışma özgürlüğünden söz edilir. Özelleşmiş düzenlemelerde ise kişi veya kesimlere dolaylı olarak işaret edildiği görülmektedir. Bu tür düzenlemeler için uzmanlaşma veya teknik kapasite gibi değişik gerekçeler gösterilse de bu gerekçelerin uygulamadaki doğruluk dereceleri tartışmalıdır. Kaldı ki yukarıda örnek bir olay üzerinden de ifade edildiği üzere parasal ve diğer olanaklara sahip olan bir kimseyle bu olanakları olmayan kişiler arasında eşitliğin olduğu düşünülemez. Biri iş kurmak için özgürlük ararken diğeri ise iş bulabilirse istediği iş yerinde çalışma özgürlüğünden söz edilebilir. Bu her iki durum nasıl eşitlenebilir. Başka bir düzlemde her iki durum açısından engellinin konumu nedir. İş kuracak olan engellini engelli olarak kabul edilmeyenlere göre konumu arasında bir eşitsizlik oluşmaktadır. Yine iş kuracak engelli ile yalnızca iş aramak durumunda olan engelliyle arasında eşitsizlik oluşmaktadır. Yasal düzenlemelerde herkesin çalışma özgürlüğünün gerçekleşebilirliği ve fırsat eşitliğinin sağlanması için nasıl bir kavrayış olacaktır. Bu konuda tutum ve öneri geliştirmek bir hamlede ortaya konulabilir değildir.
Çok yönlü değişken ve sorunlu olan bu alan karşısında engellinin mücadele yaklaşımının dar olarak belirlenmesi bir hayli sakıncalıdır.
Dar bakış açısıyla engelliyi sadece organsal işlevlerine sıkıştırmak bir bakıma engelli şovenizmine yol açabilir. Kaldı ki işlev kayıpları da tam olarak olmasa da teknoloji destekleriyle kısmen giderilebilir. Ancak meslekleri olan ve teknolojik imkanlara sahip bir kesim engellinin yanılsamalı olarak kendilerini her kesle eşit duyumsamaları kendilerine güven duymada takdir edilebilir ama yine de düşündürücüdür. Çünkü bu durum engellilerin karşı karşıya kaldığı eşitsizliği içeren ortamı onaylama sonucunu doğurabilir. Birbirleriyle çelişir gibi görünen önceki tümceler durumun ne kadar girift olduğunu göstermektedir
Engelliler içinde bulundukları ama engelli olmayan kesimleri de kapsayan bir toplumun parçasıdır. Parça bütün ilişkisi kurulmadan sorunların çözülebileceği beklentisi yanıltıcıdır. Bölgesel veya dünya savaşlarının en büyük mağdurlarının engelliler ve diğer dezavantajlı kesimler olduğu bilinen bir gerçektir.
Bütün parça ilişkisi bakımından vereceğim şu örnek üzerinden bir değerlendirme yapmak isabetli olacaktır. Engelli kadınların diğer kadınlardan daha fazla sorun yaşadığı da herkesin bilgisi içindedir. Ama genel olarak kadınların karşı karşıya kaldıkları sorunların çözülmesi halinde engelli kadınların bir kısım sorunlarının çözülmüş olacağı kuşkusuzdur.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere yasa önünde eşitlik sorunu çok yönlü olup değindiğim noktalar bile çok sınırlı kalmıştır. Kimi zaman sorunu tanımlamak veya soru sormak kendi başına önemli olmaktadır. Bu bağlamda bu yazının aynı önemi hak ettiği beklentisini taşımaktayım.