GENİŞLEYEN MÜLKİYET HAKKI
Avukat Kamer BEYAZTAŞ
Uluslararası alanda kabul gören insan hakları bildirgeleri ve sözleşmeleri insan türü için büyük ilerleme olarak nitelenir. Her tarihsel aşama yeni bir durumu temsil eder. Bu belgelerde günüz insanın geldiği aşamayı gösterir. Peşinen bu aşamanın ilerlemeyi gösterdiği iddiası ise bir yanılsama veya bir yanıltmadır. Bu sözlerden, adı geçen bildiri ve sözleşmelere yönelik toptan olumlama veya olumsuzlama göndermesi olduğu anlaşılmamalıdır. İnsan hakkı kavramı birçok hakkı içinde barındırmaktadır. Onlardan biri de mülkiyet hakkıdır.
Genel olarak mülkiyet olgusu, mülkiyet hakkı ile insan hakkı olarak mülkiyet hakkı özdeşlik göstermez. Mülkiyet hakkı ile insan hakkı olarak mülkiyet hakkı da özdeş değildir. Ancak tüm bu kavramlar özü itibariyle mülkiyet olgusuna dayanmaktadır. Mülkiyetin kapsamı giderek genişlemiş, ortaya çıkışından bu yana bir hayli zengin içerik kazanmıştır. Şöyle bir sıralama yapmak isabetli olabilir. Tarihsel olarak; mülkiyet, mülkiyet hakkı, insan hakkı olarak mülkiyet hakkı ve İçerik olarak da Toprak, diğer eşya sahipliği, patent, telif, bilişim, hatta her türlü parasal sahiplikler mülkiyet hakkına dahildir.
Mülkiyetle ilgili olarak içerik, kavramsal ve tarihsel olarak iç içe geçen süreçleri ayrıştırmak bu yazının konusu değildir. Bu yazıda genel olarak mülkiyeti ve insan hakkı bağlamında mülkiyet hakkının anlamı üzerinde durmak isterim. Özelde ise biraz daha ayrıntılı olarak insan hakkı çerçevesinde mülkiyetin ne şekilde koruma altına alındığı ya da nasıl korumasız kaldığına değinilecektir. Konu içeriğinin genişliği karşısında tüm yönlere değinme iddiası olmaksızın olabildiği ölçüde değişik yanlar üzerinde birkaç tümceden oluşan açıklamalarda bulunulacaktır. Ayrıca bu konuda durum tespitine ilişkin açıklamalar hariç, çoğunluğun bakışının dışına çıkma irademin olduğunu belirtmek isterim.
Mülkiyetin ne olduğu konusu üzerinde büyük ölçüde bir tartışma yoktur. Zira mülkiyet herhangi bir temsili ve somut şey veya düşünsel üretim üzerinde sahip olmaya tekabül eder. Ama mülkiyetin ortaya çıkışı veya gerekliliği hakkında yüzyıllardır çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi düşünürlerce mülkiyetin doğuşu uygarlığın başlangıcı olarak kabul görmüştür. Bu başlangıç ise ilk toprak parçasına sahip olmaya dayandırılmıştır.
Emek vererek bir şeyi işlemişseniz onun mülkiyeti sizindir diyerek temellendirenler,
Mülkiyetin insan var olalı beri doğal olarak zaten var olduğuna inananlar,
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması gerektiğini belirtenler,
Mülkiyetin hırsızlık olduğunu ifade edenler,
Mirasın mülkiyeti genişleterek verili olanı devam ettiren bir araç olduğunu iddia edenler
olmak üzere çeşitlilik gösterir. Elbette ki görüşler veya yaklaşımlar bunlarla sınırlı değildir. Yaklaşımlar her ne olursa olsun mülkiyet insan dünyasının temel bir çekişme alanı olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü en azından günümüz insanı geçmişten gelen eğilimleriyle mülkiyet sahipliğinin sürekli artırılması yoluna gitmektedir. Bu artış çoğunlukla yeni üretimlerle değil başkasının mal varlıkların elde etme yaklaşımına dayanmaktadır. Böylelikle toplumda çekişme ve uyuşmazlıklar kaçınılmaz hale gelmektedir Devletler arası çekişme ve silahlı çatışmaların kaynağında da önemli ölçüde mülkiyet olgusu vardır.
Mülkiyetin korunmasıyla ilgili düşüncelerde çeşitlilik olsa da ortaya çıkışından beri monarşik ve diktatörlükler ve eğilimlerinin ortaya koyduğu keyfilikler dışlanırsa mülkiyet sahipliği zaten korunmaktadır. Öyle ise önce mülkiyet hakkı daha sonra bir insan hakkı olarak mülkiyet hakkı neden ortaya çıkmıştır. Hak olarak mülkiyet hakkının benimsenmesi keyfiliklerin önlenmesine dönük bir düşünceye bağlanabilir. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla mülkiyetin içeriği genişleyerek yeni bir konuma kavuşmuştur. Günümüzde ise iyimser bir yorumla mülkiyet hakkı ve bu hakkın insan hakları kapsamına alınmasıyla özellikle küçük mülk sahiplerinin korunmasının amaçlandığı iddia edilmektedir. En küçük parasal sahipliklerin bile mülkiyet içine konulduğu dikkate alındığında bu çerçevede hak ihlallerini yargı mercileri ve diğer makamlarca karara bağlanması yanılsamanın temelini oluşturmaktadır. Gerçek bundan daha farklı olabilir. Bu anlamda konu daha derinlikli olarak ele almayı gerektirir. Zira esas amaç küçük mülk sahibinin korunması değil verili dizgenin güvence altına alınmasıdır.
Genel olarak mülkiyet hakkı ile insan hakkı olarak mülkiyet hakkı arasında da bir ayrım yapılabilir. Fark insan haklarının yeni nesil olması uluslararası nitelik taşıması ve daha fazla koruma sağlamasından kaynaklanmaktadır. Durum böyle olmakla beraber bu konudaki ihlallerin çoğunluğu her türden küçük mülk sahiplerine yöneliktir. Bu ihlaller karşısında ulusal veya uluslararası makamlara başvurma hakkının varlığı koruma yanılsamasının kaynağını oluşturmaktadır. Oysa ki ne kadar çok mülkiyetiniz varsa o kadar koruma altındasınız demektir. Tersinden bakıldığın mülkiyetiniz ne kadar küçükse o kadar az koruma altında olacaksınız. Eğer ihlaller büyük mal varlığı olanlara yönelmiş ise bu durum varlıklı kesimler arasında siyasal iktidar destekli çatışmalardan veya oluşan birliktelikler arasındaki birbirlerini yok etme girişimlerinden kaynaklanmaktadır.
Mülkiyet hakkı neden insan hakları çerçevesi içine alınmıştır? Bu soruya yanıt vermek gerekirse; yanıt, bu hakkın kullanımındaki sonuçlar ve gerçekte herkesin bu hakka sahip olmamasının altındaki gerçeklerde yatmaktadır. Bu gerçekleri açığa çıkarmak önem taşımaktadır. Her şeyden önce herkesin görünüşte değil gerçekte bu hakkın öznesi olup olmadığını irdelememiz gereklidir. Eğer bir hakkın öznesi değilseniz hakkın korunmasının o özne için bir anlamı yoktur. Kimi haklar vardır ki sadece bazı kişilere özgülenebilir. Örneğin telif hakkı sahibi olmanız için telif gerektiren bir yapıtınızın olması gerekir. Eğer yapıtınızın parasal bir getirisi yoksa telif hakkının da bir anlamı olmayacaktır. Ancak hiç paranız veya sahip olduğunuz bir değerli eşyanız yoksa ya da geçiminize yetecek kadar başka bir geliriniz yoksa mülkiyet hakkı hiçbir şey ifade etmez. Yine hak sahibi olmada uçuruma varan eşitsizlikler de bir hakkı anlamsız kılabilmektedir. Bu durumda mülkiyet için insan hakkı söylemini duraksama olmaksızın olumlamak beklentiyi boşa çıkarabilir. “Hiç yoktan bu da iyidir” denilecekse buna ne denir bilmiyorum.
Yukarıdaki açıklamalar gözetildiğinde mülkiyet hakkı gerçekten bir insan hakkımı yoksa bununla eşitsizliklerin üretiminde dayanak olan bir payanda işlevimi görmektedir. Mülkiyet hakkının neleri dışarda bıraktığını ifade edersek konu daha iyi anlaşılacaktır. Mülkiyet hakkı yaşanılan çağda yaşamın sağlıklı olarak sürdürülmesi için gereken parasal ve diğer tüm araçlara sahip olmayı kapsamaz. Başka bir deyişle yoksunlukları gidermeyi hedeflemez. Yalnızca sahip olunanların devletçe veya başkalarınca el konulmasını önlemeyi kapsar. Mülkiyetiniz yoksa her ülkede kalıcı bir hak olmamakla beraber sosyal devlet ilkesi gereği ödenen sosyal yardım bir bakıma sadaka almak anlamına gelir. Kaldı ki mülkiyet hakkının elde edilmesinde de mücadeleler olsa da sosyal devlet anlayışının kabulü geniş çaplı toplumsal mübadelelerin sonucudur. Sosyal yardım ödemelerine dönük hak sahipliği bazı olumlu kararlar bir yana bırakılırsa mülkiyet içinde değerlendirilmesi olanaklı değildir. Çünkü; her an geri alınmaları mümkündür. Buna karşın mahkemelerin bazı kararlarında sosyal yardım veya sosyal güvenlikten kaynaklanan hakların mülkiyet kapsamında değerlendirilmesi yeterli sayılacaksa bu da yanılsamaya yardımcı olacaktır. Nitekim günümüzde sosyal devlet ilkesi gereği elde edilmiş hakların ortadan kaldırılması çabası daha da hızlanmaktadır.
Yerleşiklik kazanan negatif ve pozitif haklar ayırımı bakımından mülkiyet hakkına bakıldığında mülkiyetin negatif bir statü hakkı olduğu anlaşılmaktadır. Yani özel mülkiyet hakkı kısmen sınırlanabilirse de bu öyle bir haktır ki devletçe dokunulmaz bir yerdedir. Anayasalarda devlete mülkiyete dokunmama yükümlülüğü yükler. Eğer bu hak kısmen de olsa kısıtlanacak olursa bu da belli ölçüler içinde ancak kamu yararı şartıyla yasayla yapılabilecektir. Kamu yararının ne olduğu da tartışmaya konu olabilmektedir. Kamu yararı koşulu dışında bir sınırlama bulunmamaktadır. Bu durumda mülkiyetin arttırılması önünde bir engel olmaksızın adeta sonsuza kadar büyüme durumu ortaya çıkmaktadır. Dünyanın en zengin kişisinin mal varlığının 600 milyar USD’yi aştığı yönündeki bir haber dikkate alındığında başka bir söz söylemeye gerek yoktur her halde.
Mülkiyet hakkının büyümesine yönelik sınırlamalar ancak devlet varlığının tehdit edilmesiyle ya da Olağanüstü hâl veya dikta rejimleri veya başka devirme hareketleri tarafından askıya alınabileceğini veya mülklere el konulabileceği olasılıkları da vardır. Bu ortamlarda gereklilikleri tartışmalı sınırlanalar olanaklı olmaktadır. Bu türden oluşlar kendine özgü sonuçlar doğurmaktadır.
Bir an için diğer uluslararası sözleşmeler ve Aİs’in 1 nolu protokolü ile mülkiyeti insan hakkı olarak tescillemekle uluslararası bir koruma sağlamasında yeterli sayılabilir. Ancak çoğu zaman devletlerin bu güvenceleri geçersiz hale getirdiği bilinmektedir. Başka bir açıdan baktığımızda ise bu sözleşmeler tekrarlamak gerekirse esasen büyük mülk sahiplerini korumayı amaçlar. Genelde mülkiyet hakkı Türkiye ve diğer birçok ülkede toprak reformunun yapılamayışı da bazı şeyleri açıklamaya yeter.
Mülkiyetin ana omurgası gözetildiğinde pozitif bir haktan ise söz edilemez. Yukarıda da ifade edildiği üzere sosyal yardım parasının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendiren mahkemelerin bazı kararları örnek gösterilerek mülkiyetin pozitif bir hak yönünün olduğu iddiası yeterli kabul edilemez.
Kabaca mülkiyeti kamu ve özel mülkiyet olarak sınıflandırdığımızda ise farklı bir görünümle karşılaşırız. İlk anda kamu mülkiyetinin tüm toplum yararına olduğu yönünde bir anlayış bulunmaktadır. Oysa ki kamu mülkiyetinden geniş kitleler daha az yararlanmaktadır.
Değişik nedenlerle yapılan kamulaştırmaların bir bölümünün kentleşme sonucu değer kazanan alt kesimlerin sahip olduğu mülkiyetler olduğu görülmektedir. Bu kesimler kısmen ranttan yararlansa da asıl kazançlı çıkanlar ise başkaları olmaktadır.
Enerji iletimi ve ulaştırmadaki kamulaştırmalar da geniş kesimlerin topraklarını işlemez hale getirirken bu hizmetlerden yararlanan kesimin daha çok büyük şirketlerin ekonomik çıkarlara hizmet etmektedir. Örneğin mal veya hizmet üreten bir kişi veya firma enerjiyi daha çok kullanır. Ulaştırmada ve diğer alt yapılar da böylesi bir sonuca yol açar. Diğer insanlar ancak günlük kullanımlar çerçevesinde üretim ve hizmetlerden yararlanır. Bu da tüketim demektir ki tüketim olmadan arzın olması da düşünülemez. Ayrıca kamulaştırmalardan bazı şirketlere de kamulaştırma yetkileri verilmesi da sorun oluşturabilmektedir. Hem kamulaştırma hem de hukuki ve fiili el atmalarda takdir edilen veya mahkemelerce belirlenen bedellerin rayiçlerden düşük kalması da başka bir sorunun kaynağı olabilmektedir.
İnsan hakkı olarak özel mülkiyetten söz ederken bireylerin hakkı bağlamında kamu mülkiyetinden de söz etmemiz gerekecektir. Kamu mülkiyetinden esasen kimler yarar görmektedir. Burada kamusal mülkiyetin tahsis ediş biçimi önem taşımaktadır. Kamu mülkiyetinde ağırlıklı olarak araziler bulunmaktadır. Devlet işletmelerinin mal varlığı ve diğer gelirleri de hesaba katılmalıdır. Yine doğrudan ve dolaylı vergi ve harçlardan oluşan devlet mülkiyetinin kullanımı herkesin yararına olmayabilmektedir. Bütçe kaynaklarının tahsisinde tercih edilen öncelikler sorun oluşturabilmektedir. Bu arada büyük mal varlığı sahiplerine taşınmaz ve işletmeler satılarak veya rayiçlerin altında bedellerle verilerek kendilerine özgülenmektedir.
Özel mülkiyet ile ortaklaşa mülkiyet farkına değinmekte de yarar vardır. Burada ifade edilen ortak mülkiyetten tüzel kişiliklerin mal varlıklarını anlamamak gerekir. Ortaklaşa mülkiyet işlemek üzere toplulukların birlikte sahiplendikleri mülkiyettir. Giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren komünal tipi yaşam oluşturma girişimleri bu türdendir. İlksel toplum yaşamını sürdüren toplulukların varlığı da bilinmektedir.
Tüzel kişilerin mülkiyeti ortaklık mülkiyeti de olabilmektedir. Bu mülkiyette dernek ve sendika benzeri kuruluşlardaki mülkiyet tüzel kişiliğe ait diğerlerinde ise kazanç amaçlı kurulan kişilikler olup bireylerin de özel mülkiyeti alanında kalırlar. Her türden şirketler ikinci türden mal veya sermaye ortaklığıdır. Kooperatif mülkiyeti ise kendine özgü olup birbirlerinden farklı amaç ve işleyen yönleri bulunmaktadır. Tüzel kişiliklerin mülkiyetleri de insan hakları kapsamında yer almaktadır.
Mülkiyet hakkı içinde neler var biraz ayrıntılandıralım. Öncelikle, sahip olunan taşınır ve taşınmaz her türlü eşya diyebiliriz. Eşya sözcüğünü geniş anlamda kullanıyorum. Belki de daha da genişleterek insan dışında sahip olunan her şey diyebiliriz. Başka bir deyişle de her türden mal varlığı üzerindeki haklar olarak da niteleyebiliriz. Tabi burada mülkiyete konu olabilecek şeylerin hepsini kapsayabilmek veya saymak mümkün olmayacaktır.
Bir kısmını tek tek saymacaya tabi tutalım. Öyle görünüyor ki tüm parasal gelirler, temsili ve nakit paralar taşınmazlar, taşınır eşyalar, patent ve telif hakları ile bilişim hakları ilk anda sayılabilir kalemler olarak önümüze çıkmaktadır. Bu durumda neredeyse mülk sahibi olmayan yoktur. Tablo böyle sergilendiğinde her şey güzel görünüyor.
Mülkiyeti doğal kaynaklar, düşünsel kaynaklar ve üretilen kaynaklar şeklinde de üst başlıklar halinde de bir ayrıma daha tabi tutabiliriz. Her ayırım başka bağlamları açığa çıkardığından önemsenmelidir. Ama bu yazı tüm bağlamları ortaya koyma iddiasında değildir. Yer yer birer tümceyle değinilen hususlar için ise her okuyucu kendi bilgisini yoklayacağı gibi araştırma gereksinimi duyabileceği olasılığı karşısında bazı bağlamlara işaret etmekten kaçınılmamıştır.
Her ne kadar günümüzde insan mülkiyetin dışında tutulmuş ise de zaman zaman insanlar üzerinde de aidiyet iddiası olduğunu biliyoruz. Özellikle ölü bedenleri taşınması ve ölülerin miras işlemleri bakımından önemi örnek olarak gösterilebilir. Yakın zamanlara kadar kölelerin de mülkiyete konu olduğu bilinmektedir. Tarihsel olarak kadınların köleliğe yakın statülerde tutulması da başka bir olaydır. Geleneksel olarak kadınların durumu mülkiyete benzer bir anlayışla karşılanmaktadır. Yasal düzlemde kadınların özgür oluşu sorunun ağırlığını ortadan kaldırmamaktadır. Çocukların durumu da mülkiyet sahipliğini andırır kurallara tabi tutulmaktadır. Velayet hakları sonuç olarak çocuklar bakımından fiili hak yoksunluğuna yol açmaktadır. Çocuk hakları sözleşmelerinin yaygınlık ve uygulanabilirlik kazanması halinde başka bir tablo oluşabilir. Günümüzde açıkça kabul gören kölelik kurumu olmadığı için insanın mülkiyete dahil edilmemesi yanıltıcı olabilir. Çünkü günümüzdeki toplumsal ve ekonomik ilişkiler modern kölelik olarak da değerlendirilmektedir. Tüm bu bağlamlar dikkate alındığında mülkiyet gibi iş gören kimi unsurlar adeta mülkiyete konu edilmektedir. Mülkiyete konu edilen kişilerin hakları ise işlevsiz kalmaktadır.
Karşılaştırmalı olarak bir değerlendirme de yapalım. Bir işletmede çalışan şahsın maaşı da yüzbinlerce şahıs çalıştıran firma sahiplerinin mal varlığı ve gelirinin de aynı hak çerçevesinde değerlendirildiğini görmekteyiz. Nitelik olarak parasal düzeyde düşünüldüğünde kavramsal bir eşitlik vardır. Niceliksel olarak bakıldığında ise bambaşka bir durumla karşılaşıyoruz. İşletme sahibinin elde ettiği gelir çalışanların alacaklarının tamamına veya daha fazlasına eş düşebilir. İşletmenin bir bütün olarak mülkiyeti düşünüldüğünde ise çalışan açısından bir yoksunluk vardır. Kaldı ki işletmelerin birbirlerinden farklı büyüklükleri aradaki açı uçuruma kadar gidebilmektedir.
Mülkiyet hakkı ancak yasayla sınırlanabilir ilkesine bakıldığında ise kamu yararına fiili veya hukuki el atılan mülklerin ise çoklukla yoksulların olduğunu görmekteyiz. Yasalara göre herkesin mülk edinme hakkı vardır. Ancak herkesin mülkiyet sahibi yapılması hakkı yoktur. Yani burada pozitif bir statü hakkı bulunmamaktadır. Bu durumda hiçbir mülkiyeti olmayan muhtemelen hep öyle kalacaktır. Kaldı ki mülkiyete konu olan unsurlar o kadar geniştir ki örneğin gelirler arasındaki eşitsizlik göz ardı edilerek herkesin hakkından dem vurmak dikkate alınabilir değildir. Hak onu kullanabilir olmanızı gerektirir. Mülkiyetiniz yoksa onu kullanmanız mümkün olmayacaktır. Baştan bir eşitsizlik kabul görür. Mülkiyetin alanını genişlettiğinizde kâğıt üstünde mülksüzleri azaltmış olursunuz. Böylelikle bu hakkın herkes için geçerli olduğu yanılgısına bilerek yol açılmış olmaktadır.
Mülkiyet olgusu üzerinden tarihsel bir yolculuk yaptığımızda insanın uzunca bir süre mülksüz bir dönem geçirdiği bilinmektedir. Tarım toplumundan önce taş çağında üretilen taş aletlerine sahipliğinin mülkiyet olduğu varsayılabilir. Buna yalın ir sahiplik de denilebilir. Zira tarım toplumunun oluşmasına göre değerlendirme yapmak mümkün. Bu durumda esas olan toprak mülkiyeti olmaktadır. Bu mülkiyetin geçmişi yakın bir zamana rastlamaktadır. İnsan türünün geçmişi yüzbinlerce yıl öncesine tarihlenmektedir. Oysa ki taş çağı ve tarım toplumuna geçişin sadece birkaç on bin yılık geçmişi vardır. Tabi burada günümüz anlamında mülkiyet hakkından söz etmek olanaksızdır.
Sosyal kesimlerin mülkiyete sahip olma avantajlarının kıyaslanması üzerinden de bir çözümleme yapmak olanaklı olacaktır. Bu anlamda engelliler ve diğer dezavantajlı kesimler konun neresinde yer almaktadır. Özellikle mülk edinmede ve bu mülkleri korumada haklara rağmen güçlükler yaşanmaktadır. İlk bakışta engellilerin mülkiyet haklarında bir farklılık olmadığı düşünülse bile mülk edinmede yaşanılan çağa uygun olağanlaşmış olumsuz ön yargı ve ön kabullerin iş başında olduğunu görmekteyiz. Kimi durumlar bakımından engellinin mal varlığının yönetiminde vesayet kurumu devreye alınmaktadır. Ayrıca geleneksel ve sosyal ilişkiler çerçevesinde de çeşitli yollarla engellilerin mal varlıkları yok edilmektedir. Bu durumlarda insan hakkı olarak mülkiyet hakkı ihlallerinden kaynaklı korumadan yararlanılmamaktadır.
Öte yandan ailevi veya miras kaynaklı mal varlığı çok olan engellinin çoğu zaman olağanlaşmış olumsuz ön yargı ve ön kabullerden görece daha uzak kaldıkları gözlenebilmektedir. Bu engelliler büyük mal varlığı sahibi olma şemsiyesinden yararlanmaktadır.
Yine toplumdaki oranlarına göre engellilerin sahip olduğu mülklerde kıyasen değerlendirmeye tabi tutulduğunda da manzaraya iyimser bakılamayacağı anlaşılacaktır. Bu alanlarda da insan hakları kapsamındaki mülkiyet hakkı büyük ölçüde korumasız kalmaktadır.
Geleneksel veya mirastan yararlandırmama veya başka nedenlerle kadınların mal varlığı edinmeleri engellenmekte ya da mal varlığı eksiltilmektedir. Bir bütün mal varlıklarına göre ise mülklerin büyük bir bölümünün erkeklere ait olduğu verisi bize kolay bir değerlendirme yapmaya elverişlidir.
Zaman zaman tüzel kişiliklerin malvarlığı üzerinde de kayyım atanmasıyla kimi olumsuzluklar meydana gelmektedir. Mal varlıklarının yönetimi de hakların ihlallerine yol açıldığı görülmektedir. Denetim mekanizmalarının hızlı ve doğru harekete geçmediğinde zararlar oluşmakta ve zararların artması söz konusu olabilmektedir. İlgililerin zarar görmeleri halinde olağan hukuki yollara başvurmalarıyla zararın kısmen önlenmesi sağlanabilmektedir. İnsan hakkı çerçevesinde Mülkiyet hakkının ihlallerine karşı sınırlı bir koruma sağlanabilirse de gerçek bir koruma işlememektedir. Sınırlı korumanın uzun zamana yayılması karşısında koruma anlamını da yitirebilmektedir.
Ekonomik krizlerin mülkiyet üzerindeki olumsuz etkileri bir başka durumdur. Her kriz adeta küçük tasarruf sahibinin tasarruflarını ya yok etmekte ya da en alt düzeye indirmektedir. Benzer durum küçük ve orta düzey işletmeler için de geçerlidir. Zaman zaman uluslararası düzeydeki büyük işletmeler de bundan payını almaktadır. Şirketlerde küçük ortakların aleyhine işleyen bir yapı bulunmaktadır. Özellikle payları halka arz edilmiş şirketlerde pay sahiplerinin hisse değerlerinin düşürülmesi üzerinden zarara uğratılmaktadır.
Geçmişten günümüze uzanan savaşların yarattığı tahribatın mülkiyet hakkı üzerinde de kendini gösterdiğini vurgulamak gerekir. Adı geçen dönem fetihlerin son bulduğuna yönelik iddiaların bittiği dönemizde yapılmaktadır. Ne var ki ilhak veya işkal ya da diğer nedenlerle savaşlar yaşadığımız bu anda da sürmektedir. Savaşlarda mülkiyet hak sahipliği adeta işlevsiz kalmaktadır. Günümüzde süren savaşların yarattığı tahribat sadece mülkler üzerinde değil insanın yaşam hakkı üzerinde de etkili olmaktadır. Savaşlar el koymayı ve tahribatı açık hale getiren olaylardır.
Savaşlar yalnızca açık veya örtülü silahlı çatışmalar şeklinde yapılmaz. Gerek ekonomik savaşların gerek sermayenin dünyaya yayılmasının insan hakkı düzleminde yaşama ve mülkiyet hakkı üzerindeki etkileri ise neredeyse hiç tartışma konusu yapılmamaktadır. Oysa ki bu savaş türü de el koyma veya karşıtlarını yok etme tarzında sürdürülür.
Devletlerin hükümranlık alanı çerçevesinde uyruk olmayan yabancıların mülk edinmelerinin sınırlanması yönündeki eğilimi tartışma alanı olabilir. Çünkü sınırlamalar insanın dünya üzerindeki serbest hareketini keyfi olarak engelleme noktasına erişebilir.
Göçmenler, mülteciler ve yerleşik olmayan ulus veya toplulukların mülkiyet haklarının kullanımında yasal ve fiili engellerle karşılaşılmaktadır. Gerek bu sorunların çözümlerine yönelik öneriler gerekse de yasal ve yargısal kararların insan hakları temelli bir zemine oturtulmasının nasıl sağlanacağı konusu başka inceleme ve araştırmayı gerektirir. Sadece bu konuda değil her alana ilişkin olarak mevcut yasal ve yargısal kararların yeterliliği veya değişmezliği üzerine kurulan yaklaşımların içinde kalmamak gerektiğini de belirtmek isterim.
Genel hatlarıyla değerlendirilen mülkiyet hakkıyla ilgili bu yazının konunun önemli yanlarını ortaya koymuş olduğu beklentisinin taşıyorum. Mülkiyet hakkının kapsamı, güvenceleri ve kullanım durumu ülkeden ülkeye değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenlikler gezegenimizin tamamı göz önünde bulundurulduğunda daha çok olumsuzlukların artışı yönünde yol almaktadır. Yine de son olarak söylenebilecek şey kısmi olumluluklar olmakla birlikte nihai olarak mülkiyet üzerinden kurulan dizge eşitsizlikler üretmektedir. Burada mülkiyetlerin büyüklüğü ile orantılı olarak korunduğu küçülme oranında ise mülkiyet haklarının korunmasında zayıflık oluştuğu gözlemlenebilir. Kuşku yok ki en altta olanların yani hiç mülkü olmayanların adeta yaşam hakkı dahi ortadan kaldırılmış olmaktadır.