Engelsizler De Aslında Engellidir (Kamer BEYAZTAŞ)

Cu, 07/21/2023 - 19:15 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

ENGELSİZLER DE ASLINDA ENGELLİDİR

 

Avukat: Kamer BEYAZTAŞ

 

 

Sokaktaki çoğunlukların anlayışı ile yasalara egemen olan anlayış arasında koşutluk bulunmaktadır. Belki de bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü yasa koyucular da bu çoğunlukların içinden gelmektedir. Engellilere yönelik düzenlemeler zaman içinde değişiklik gösterse de genel bakışın uzantısı olmayı sürdürür.

Yasalarda yer alan değişik hükümler arasında doğrudan, dolaylı veya kıyasen bağlantılar bulunur. Temel haklar ile eşya ve tüketici hukukuna yönelik düzenlemeler gözetilerek engellileri ilgilendiren çıkarımlar yapılabilir. Bu yazıda, daraltılmış bir somutlama ve sınırlandırma çerçevesinde temel haklarda yer alan yaklaşımlar ile mal ve hizmetler için kullanılan ayıp kavramından yola çıkarak bazı sonuçlara varmayı deneyeceğim.

Ayıplar açık veya gizli olabilir. Teşbihte hata olmaz denir. Bu değimi esas alarak insanların mal ve hizmet olmadığını vurgulayarak insan bireyinin kendisinde açık veya gizli ayıp olup olmadığı üzerinde duralım. Bu arada belirtelim ki ilk zamanlar sakat sözcüğüne göre daha sevimli geldiği için kullanılan özürlü sözcüğü aslında ayıplı mallar için kullanılmaktadır. Şimdilerde ise engelli sözcüğü yaygınlaşma eğilimi gösteriyor. Artık yasalarda da bu ifadeye yer veriliyor. Bu sözcüğü de haklı olarak tartışanlar var. Ben de bu tartışmada bir taraf olsam da Olası önerilerim saklı kalmak kaydıyla şimdilik engelli sözcüğünü kullanacağım. Şunu da belirtmek isterim ki aslında bu kavram bazı yönleriyle engelli kabul edilmeyenlere daha çok yakışmaktadır. Çünkü onların dünyaya bakışında daha çok sayıda bariyer bulunmaktadır. Engellilik ise ağırlıklı olarak bedendeki (bu metinde beden sözcüğü zihinsel, psişik ve diğer tüm işlevleri kapsayacak anlamda kullanılmıştır) bir veya birden çok yoksunluktan veya fazlalıktan kaynaklandığı için bariyerlerin bir kısmı elimine olur.

Yasalar da kimin engelli olarak kabul edildiklerine dairi tanımlara yer verilmiş ve bazı haklar sayılmıştır. Tanımlamaya ve haklara dönük düzenlemeler kavramlara dayalıdır. Her kavram kendine göre bir anlam taşır. Her belirleme genelde kavramsal olup bir ayırma işlemidir. Torba gibi içine birçok şeyi alan kavramlar ve daha dar anlamlı olan kavramlar da vardır. Engelli kavramı da bir torba işlevi görür. Engelsizler nitelemesiyle bir kavramsal kullanım olup olmadığını bilmiyorum. Engelli varsa engelsizin olması mantıksal bir sonuç olarak kendini gösterir. Bu yaklaşımdan hareketle engelsiz kavramını yeğlemekteyim. Bu kavram da bir torba işlevi görür. Engelliler kavramı üstün zekalılar hariç olumsuz bir karakter taşırken engelsizler ise olumlu bir karakter taşır. Bu toptancı bir yaklaşım olup aynılaştırmaya götürür. Aynılaştırma önyargılara dayalı olup kabul görmesi beklenemez.

Aynılaştırma farkına varılsın veya varılmasın toplumda kararlılık kazanan bir bakış açısından kaynaklanır. Engelliler de aynı toplumun bir parçası olduklarından genellikle kendilerine bu bakış açısıyla bakmaktadır. Toplumun önyargıları engelli gruplarının birbirleri arasındaki ilişkilerinde de büyük ölçüde geçerliliğini sürdürül. Olasılıkla bir engelli grubu mensubu kendisine yapıldığı gibi aynı muamele başka bir engel grubuna yapıldığında benzer önyargılarla hareket eder, olumsuz bir yaklaşım geliştirir. Bu tutum doğru olmasa da yönelim olarak aynılaştırmaya bir karşı çıkıştır.

Bir sağır ile bir kör veya tüm engelli ya da gören ve işiten engelsiz grupları arasında genel insani özellikler ve toplumun en genel tutumu dışında ortak bir yan bulunmamaktadır. Çünkü bireysel olarak bakıldığında tüm engelli veya engelsiz bireylerinin birbirlerinden çok farkları vardır. Yani torbaya konulanlar aynılaştırılmak istense de asıl durum ise farklıdır. Pozitif ayrımcılık da bir torba işlevi görürü ve ötekileştirme bakışına yol verir, durumu olumsuz anlamda ayrımcılık noktasına taşır.

Makul uyumlulaştırma gibi söylemler de ayrımcılığı giderecek gibi görünmüyor. Uyumlulaştırma kavramını zıt anlamıyla birlikte düşünecek olursak uyumsuzluğu uyumlulaştırmak söz konusudur. Uyumsuzluk da olumsal olmayıp bir ayırma işlevi görür. Yine de insan haklarını içeren (bu derginin 1. Sayısına yazmış olduğum “hukuk ve yasaya dair eleştirel bir bakış” başlıklı yazıdaki görüşlerimi korumak kaydıyla) tüm bildirilerde yer alan haklar çerçevesinde konuya bakmakta yarar vardır. Pozitif ayrımcılık olarak nitelenen düzenlemeleri insan hakları içinde yer alan pozitif statü hakları kapsamında değerlendirilebilir. Negatif statü hakları ile katılma haklarını uygulanması ve geliştirilmesi amaçlı tartışmalar yapmak da yararlı olacaktır. En genel anlamda insan hakları manzumesi içindeki hakların engelliler dahil tüm insanlar için uygulanabilirliği konusunda odaklanması olumlu sonuçlar verecektir. Hemen belirtmem gerekir ki bir nokta üzerinde durulurken diğer boyutların gözden kaçırılmaması halinde daha çabuk yol alınacaktır.

Engellilerin mücadelelerinde negatif statü haklarının ne kadar etkin olarak kullanıldığı, katılma haklarına ise ne kadar ağırlık verildiğine yönelik soru işaretleri vardır. (Bir sonraki sayıda katılma haklarını konu alan bir yazı denemesi yapmayı düşünmekteyim.)

Karşılaştırma yapmak bakımından açıyı kaydırarak değişik yönleriyle verili olanı irdelemeye devam edelim. Engelsiz olduğu varsayılan aslında gerek düşünsel gerek se de diğer bakımlardan engelli olan insanların durumu ortaya konmalıdır. Bu bakış tarzı konuya daha geniş ölçekte yaklaşmamızı sağlar.

Genel olarak topluma baktığımızda hemen bazı önyargılar akla gelir. Temel bazı duyulardan yoksun olduğu halde engelli olarak kabul edilmeyen insanlar çoktur. Örneğin tat almamak veya dokunamamak engelli olarak kabul görmez. Çünkü bu yoksunluklar toplumsal iş bölümü içinde aldığı rolde bir eksikli olarak görülmediğinden önemsenmez ya da bu işlev bozukluğu görünür olmadığı için bilinmez. Bu durumda engellileri açık ayıplı insanlar olarak tanımlanacaktır. Bu tanımlama hoşnutsuzluk yaratabilir. Ancak hala kullanılan sakat özürlü ve benzeri sözcüklerin ayıp kavramının yarattığı algılamadan daha iyi olduğu söylenemez.

Engelliler denildiğinde kimlerin kastedildiği bellidir. Ya bu engeli olmayanlar kimdir. Engelsizlerin engeli dediğimizde engelliler ile engelsizler arasında bir fark yoktur denilemez elbette. O halde engelliler ile engelsizler arasındaki farkın genelde bedenden kaynaklı yetenekler düzeyinde olduğuna işaret etmek gerekir. Bedendeki işlev eksiklikleri veya fazlalıkları engellinin tüm yaşantısını derinlemesine etkilemektedir kuşkusuz. Bu yoksunlukların yerini doldurmak şimdilik olanaklı görünmüyor olması karamsarlık yaratmamalı içe dönük sakınmasız bir biçimde görüş alışverişine yol açmalıdır diyelim ve başka bir zamana bırakalım. Yeri gelmişken burada karşıya doğru bir yansıtma yapalım. Yeteneklerin farklı olduğu gözetildiğinde engelsizlerin de karşılaştıkları özel güçlüklerin olabileceğini görebilmeliyiz.

Teknolojinin gelişmesi, toplumsal yaşam içinde engellinin görünür olması ve iş yaşamına katılabilmesi oranı giderek artmaktadır. Tarihsel süreçte aşamalı olarak gelinen günümüzde toplumsal bakış açısının aynı ölçüde gelişmesi sağlanamamış olsa bile engellinin avcı ve toplayıcı ya da daha sonraki bir dönemdeki konumu ile şimdiki konumu karşılaştırılamaz. Günümüzde toplumsal iş bölüşümü o kadar çeşitlenmiştir ki engellinin emeğiyle geçinebilmesi ve toplumda bağımsız olarak yer alması olanaklı hale gelmiştir. Uzaktan çalışma koşullarının oluşması da çalışma olanaklarını daha da artırmıştır. Böylelikle önyargıların aşılması halinde toplumun olumsuz iddialarını dayanağı kalmamıştır. Bu açıdan bakıldığında engelli veya engelsiz ayrımının ortadan kalkması gerekir. Engelliler de tüm toplum bireyleri kapsamında her kes içinde görülmelidir. İnsan bireyinin karşılaştıkları özel sorunlar destekleyici önlemlerin alınması başlığı altında yer almalıdır. Zira toplumdaki tüm bireylerin desteklenmesi gereken kendine özgü özel eksiklik ve gereksinimleri olabilir. Bu bakışın ayrımcılığı ortadan kaldırması ve toplumdaki algıların dönüşümüne yol açması beklenebilir.

Yukarıda da başka bir bağlamda değinildiği üzere engel türüne göre değişik sınırlamalar veya olanaksızlıklar olsa da toplumsal iş bölüşümünün çeşitliliği içinde engellinin yeteneklerine göre yapabileceği sayısız iş ve etkinlik vardır Sorun tüm engellilere karşı toplum tarafından geliştirilen bazı olumsuz ortak algılardan kaynaklanır. Genellikle engellinin yeteneği, kişiliği, statüsü önemsenmez.

Bu algıların bazılarına değinmek gerekirse. Tüm engelliler korunmaya muhtaçtır diye bir ön yargı veya algı vardır. Onlar ne iş yapabilir, bir işe yaramaz denir. Kimi zaman dışlanır kimi zaman ise kapatılırlar. Kısaca çelişik birçok bakış bir arada bulunur. Oysa ki engelsizlerin de karşılaştıkları değişik durumlar olsa bile kendilerine aynı tarzda yaklaşılmaz. Oluşan yargı ve algıları silmek şimdilik pek olanaklı görünmüyor. Burada Einstein’nin önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordu sözlerinin anımsatmak isterim. Toplumun genel bakış açısını kültürel engellilik olarak niteleyebiliriz. Kültürel engelliliğin aşılması kültürel değişimle olanaklı olacaktır. Burada ifade ettiğim şey maddi olmayan kültürdür. Teknoloji vb. maddi kültür hızla değişirken buna hızla uyum sağlanırken maddi olmayan kültür ise çok yavaş değişmektedir. Böylelikle makas giderek açılmaktadır.  Kültürel engellilik kendi başına bir yazı başlığı olarak düşünülebilir. Elbette ki kültürel engellilik bir toplumsal sorundur ve çözüm gerektirmektedir. Günümüzde bir de sanal dünyadan söz etmekteyiz. Bu durum görece yeni bir olgu olup engelliyi diğerleriyle aynı düzlemde tutmaktadır. Buna işaret etmekle yetineyim.

Bir engel grubu bireylerinin yapamadığı şu ya da bu işi acaba engelli bölümlemesi içinde yer almayan tüm engelsizler yapabilir mi? Buna her kesin vereceği yanıt tereddütsüz olarak hayırdır. Yine de engelsizlerin şu ya da bu nedenle yapamadıkları şey üzerinde durulmaz.

Belli ki toplum genellemeler yaparken de ayrımcılığını sürdürmektedir. Engelsiz olan yeteneksizlere bakarak engelsizlerin tümüne karşı olumsuz bir yargı geliştirmez. Örneğin; Bir kısım engelsize beyinsel sağır veya beyinsel kör denilmesi haklı olsa bile olumlu karşılanmayacaktır. Ama engelliler için yetenekli veya yeteneksiz ayrımı yapılmaksızın geliştirilen önyargılar makul karşılanır.

Görünürde olumsal olan önyargılar da sorun oluşturabilir. Tüm körler bir müzik aleti çalar. Ama yine de bir kör müzik aleti çalmıyorsa şaşkınlık belirtileri gösterilir. Mesela tüm engelsizlerin ünlü bestecilerden biri olmadıkları hatta bir müzik aleti çalmadıkları akla bile gelmez. Bir başka örnek verelim. Çoğu zaman bir görmeyene siz de gönül gözüyle görüyorsunuz denilerek söz konusu kişinin kişilik özellikleri bir kenara bırakılır. Aslında görenin imgelerinde yarattığı şey de gönül gözünden başka bir şey olmasa bile. Böylelikle ortaklıklar sözüm ona anlayışlı olmayla maskelenir.

Engelsizlerin engeli gizli ayıp kapsamında kalır. Bu durumda ise tüm insanlar şu ya da bu ölçüde bir engelli olarak karşımıza çıkar. Zihinsel bir engeli yok. Gözler görüyor. Kulaklar bacaklar kollar eller çalışıyor. İşler yolunda anlaşılan. Peki, bu organları verimli olarak çalıştırma becerisi yoksa ne olacak? Örneğin engelsizin zihinsel yeteneklerine karşın bu yeteneklere uygun bir donanım sahibi olmamasını nasıl açıklayacağız. Niye bütün engelsizler birer bilim insanı değil. Eskiden gördükleri bir kişiyi şıp diye tanımamaktalar. Ya da yolda yürürken önlerine bakmayarak düşmekte veya bir direğe çarpmaktadırlar. Bu örnekleri artırmaya gerek yoktur her halde. Engelli veya engelsiz ayrımı esasen aynılaştırma bakışının uzantısı olarak ortaya çıkar.

Aynılaştırmanın bir başka yönüne bakalım. Anlatımı güçlendirmek için bir benzetmeye başvurarak sözlerimi pekiştireyim. Şu an nerede okuduğumu tam olarak anımsamadığım (İlhan Selçuk’un bir yazısı olabilir) bir fıkra anlatayım. Tilki bir köye gider. Her gören tilki gelmiş der. Tilki bakar bakar kimseyi tanımaz. Bu işe canı sıkılır arkadaşlarının yanına gider. Sorarlar canını sıkan nedir diye. Şu dağın arkasındaki köye gittim. Köylülerin hepsi beni tanıyor. Her gören aaa tilki dedi. Ama ben hiç kimseyi tanıyamadım der. Şimdi bundan bir sonuç çıkaralım. Bir engelliyi her kes tanıyor. Mesela tüm körler tıpa tıp aynıdırlar. Bir kör tanımışsanız körlerin tanıma işi tamam. Tüm körlerin aynı olduğu düşünülür. Bir tek bir bireyi bile tam anlamıyla tanıyabilmenin zorluklarına hiç girmeyelim. Elbette ki bazı öncüllerin kişileri tanıma konusunda bir işlevi vardır. Görme engeli olmayan bir kişinin bilgisayar kullanan bir körü tanıması sonrası tüm körler bilgisayar kullanıyor demesi düşünülemez ama körlerin bilgisayar kullanabilmelerinin olanaklı olabildiği sonucuna varması pekâlâ olanaklı.

Günümüzde teknoloji engel yaratan organın işlevlerinin bir kısmını yerine getirmesinde yardımcı olabiliyor. Gizli ayıplı olan engelsizler bunu gördüklerinde kişiyi öve öve bitiremez olurlar.

Bir daha belirtmem gerekirse bedensel yoksunluk veya fazlalık kaynaklı engellilik durumunun getirdiği olumsuz sonuçları yadsıyor değilim. Ama bu sonuçlara yüklenen anlamları sorgulamak da gereklidir sanıyorum. Engelli bireyin yaşadığı yoksunluğun toplumun önyargıları ve pratik tutumlarıyla daha da ağırlaştırılmaması üzerinde durmaktayım.

Şu ya da bu farklılık kimseye tüm veya bir kısım insanları olumsuz anlamda eşitleme hakkı vermediğinin veya hak eşitliği konusunda dışarıda bırakılamayacağını belirtmeliyim. Haklarda eşitliğin sağlanması insanların totalde aynı olmalarını gerektirmez. Gelinen aşamada eşitliğin nasıl sağlanacağı üzerinde tartışmalar yürütülmektedir. Yasa önünde her kes eşittir denilmesiyle eşitlik oluşmaz. Eşitlik kavramını amaca uygun bir yorumunu geliştirmeye odaklanmakta yarar vardır. Kaldı ki bunun bir de günlük yaşam boyutu da söz konusudur. Ayırma bakış açısı olmadan engelliler dahil tüm bireylere uygun bir çalışma ortamının oluşturulması ile bireylerin birikim ve yeteneklerin üretim süreçlerine katılmaları bakımından varsa özel gereksinimleri karşılayan destekleyici önlemler alınabilir. Bunun için kamusal kaynaklarla sağlanabilir. Bu çerçevede özellikle teknolojik destekler önem taşımaktadır.

Duyu organlarına sahip olmanın mümkün olacağı bir yaşam beklentisi için uğraş vermek artık gerçekçi olarak kabul edilebilir. Zira tıp ve genetik bilimi alanındaki gelişmeler bunun mümkün olacağını ortaya koymaktadır. Günümüzde kısmen de olsa engelli olan bireylerin doğmasına engel olunmaktadır. Belki gelecekte engelli bireyin doğması tamamen önlenebilecektir. Buna karşın yaşam sırasında hastalık, savaş, kaza veya başka nedenlerle engelliliğin ortaya çıkması tamamen önlenemez. Öyle ise engellilik olgusu her zaman için insan türünün gündeminde olacaktır. Bu çerçevede organ yitiminin sonuçlarını ortadan kaldıracak tıp ve genetik bilimi alanındaki araştırmalara kaynak aktarımının istenmesi haklı ve gerçekçi bir temele sahiptir. Bu aşamada bağımlı olmaksızın yaşayabilme olanaklarının her engelli için sağlanması yanında organ olarak da engelsiz olma koşullarının yaratılmasının oluşturulması yönünde hedef büyütmek olumlu sonuçlar verecektir.

Yasa koyucunun da sokaktaki çoğunlukların bakışıyla yasaları düzenlediğini belirterek başladık. Temel konudan kısmen ayrılarak şu durumlara da dikkat çekmek isterim. Tıpkı çocuklar ve yaşlılar gibi emeğiyle toplumsal yaşama katılması olanaksız olan kişiler de vardır. Toplumsal sorumluluk gereği bu insanların kamusal kaynaklar ayrılarak onurlu olarak yaşatılmaları insani bir görevdir. Ne var ki; Bakıma ihtiyaç duyan engellinin yanında yaşadığı kişilerin ekonomik durumu bahanesiyle değiş yerindeyse kendilerine emanet edilmesi, Böylelikle onların hak ehliyetinin yok sayılması, engellinin yanında yaşadığı kişilere bağımlı kılınması, sosyal devlet yükümlülüğünün bertaraf edilmesi bu kişilerin baştan atma çabası içinde olunduğunu veya eşya gibi görüldüklerini gösterir.

Öte yandan yasal düzenlemelerde çifte standartlara da rastlamaktayız. Çeşitli şirket ve işletme gruplarına bazı istisna ve muafiyetler getirildiği gibi kamusal hizmetlerden de daha çok yararlandıkları bilinmektedir. Onlar için kendilerine pozitif ayrımcılık yapıldığı ileri sürülmez. Engellilere gelindiğinde ise sağlanan haklar bir lütuf edasıyla pozitif ayrımcılık başlığıyla sunulur.

Hukuk, yasa ve yargı denildiğinde ilk anda akla gelen adalettir. Görülüyor ki aslında yaşamın tüm alanında geçerli olması gereken adalet kavramı bazı alanlara indirgenir. Adalet kavramını çok yönlü olarak ele aldığımızda tüm boyutları dikkate almamız gerekir. İlk elde adalet denildiğinde kamusal otoriteleri işin içine katmak zorunludur. Bu da yeterli olmayacaktır. Bütün toplumu ve bireylerinin adaletli olmaları gereğinden de söz etmek durumundayız. Çünkü günlük yaşamda engellinin karşılaştığı yaklaşımlar bırakın toplumun bir parçası olmayı onu dışlayıcı unsurlar taşır. Bu çerçevede adaleti gerçekleştirmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildir.

Adalet denildiğinde ise yalnızca yargı ve hukuk dizgesinin akla gelmesi bireylerin ve toplumun sorumluluğu başkalarına yüklemesine neden olur.

Bir bütün olarak işleyiş ve yasalar tüm insanlar için adaleti sağlamıyor olmamakla beraber durum engelliler açısından daha da karmaşıktır. Adaletin sağlanmasında yasalarca yer verilmiş pozitif ayrımcılık olarak ifade edilen haklar abartılır. Her şeye rağmen bu hakların genişletilmesi önemli ise de konunun çok yönlü olduğu gözetilmelidir. Adaletin sağlanması için yasa önünde eşitlik gibi ilkeler engelliler için nasıl uygulanacaktır. Bir mahkemeye çıkıldığında yasaların kurallarına sığınılabilir ama aynı toplumun içinden gelen hâkimin engelliye olumsuz bakışını silmek güçtür. Erişim sadece binalara girebilmeye veya bilgiye erişime indirgenemez. Yine de yargı ve yasalar boyutu dahil her alanda adaletli olunmasını istemek küçümsenmemelidir. Bir daha belirtelim ki kültürel engellilik aşılmadıkça yol almak bir hayli zordur.

Ayrımcılık oluşturucu tüm adlandırmalar ayıklanmalıdır. Ayrımcılıktan kurtulmak için herkesin bir parçası olunmalıdır. Hakların kullanımı ve sahip olunması açısından ise herkes ile yarışılabilir koşullara erişilmelidir. O halde engelliler de içinde olmak üzere yeteneklere göre gerekirse her kes için ek olanaklara kavuşmanın sağlanması istenecektir.  Bu çerçevede tatmin edici çözüme yönelik öneriler ve ayırmayı ortadan kaldıran kavramlar üretilmelidir. Konuyla ilgili tartışma dayatmacı değil görüş alışverişi şeklinde yürütülmelidir. Düşünsel zemin oluşturma; öğrenmeyi, araştırmayı ve bunları yazılı hale getirmeyi gerektirir. Düşünsel etkinliklerle oluşan teoriyi ise uygulamaya geçirilmelidir. Uygulama ile teori arasında bir çelişki oluşursa bu durum süreçlerin dinamiklerine uyum sağlanmadığın veya yapılan yanlışlıkların varlığını gösterir. O halde her aşamada verimli tartışmalar için kapı açık olmalıdır.