DEPREM NEDENİYLE ENGELLİ KİŞİLERİN MARUZ KALDIKLARI ZARARLARDAN DOLAYI DEVLETİN VE KİŞİLERİN HUKUKSAL SORUMLULUKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Avukat: Osman SEZER[1]
I. GİRİŞ
Genel olarak sorumluluk: kişilerin davranışlarının uyulması gereken bir kurala aykırı davranışın hesabını verme, tazminat ile yükümlü tutma, bir suç işlenmiş ise, işlenen bu suça ilişkin gerekli cezanın çektirilmesi olarak tanımlanmaktadır.
Hukuksal sorumluluk ise, iki mal varlığı arasında bozulan dengenin yeniden kurulmasını amaçlayan ve bunun yaptırımlarını içeren bir hukuksal kavram olarak tanımlanabilecektir.
Hukuksal sorumluluk, çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.
Devletin sorumluluğu,
Gerçek ve tüzel kişilerin sorumluluğu.
II. DEVLETİN SORUMLULUĞU:
Devletin sorumluluğuna geçmeden önce, engelli kişiler yönünden Sosyal Hukuk Devleti kavramı üzerinde bir parça durmak gerekeceği açıktır.
A) SOSYAL HUKUK DEVLETİ KAVRAMI
Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetimiz yalnız bir hukuk devleti olarak değil sosyal bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir. Genel hatlarıyla bu kavramı “kişilerin sosyal durumlarını iyileştirmeyi, onlara insanca bir yaşayış düzeyi sağlamayı, onları sosyal güvenliğe kavuşturmayı kendisi için ödev bilen devlet» olarak tanımlar. Anayasa Mahkemesinin 26.06.1985 günlü. 18793 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 18.02.1985 günlü,1984/9, E., 1985/4 K. sayılı kararında da “Sosyal hukuk devleti, insan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren, ferdin huzur ve refahım gerçekleştiren ve teminat altına alan kişi ile toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşamasını ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadi ve mali tedbirler alarak, çalışanlarını koruyan, işsizliği önleyici ve milli gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirleri alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı, kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlettir.» şeklinde nitelenmiştir.
Mamafih, Anayasanın 5. Maddesi;
“İnsanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmayı” devletin temel amaç ve görevleri arasında saymıştır.
Yine Anayasa’mızın “Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler” başlıklı 61. maddesinin ikinci bendinde “devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır” dedikten sonra aynı maddenin son bendinde de “Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur” hükmü yer almıştır.[2]
Yukarıda kısaca değinilen sosyal devlet kavramından hareketle, doğal afetlerin yıkıcı sonuçlarından sosyal devlet olarak devletin engellileri koruma, doğal afet öncesinde, doğal afet esnasında ve doğal afet sonrasında birtakım önlemler alma yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Öte yandan, Anayasa’mızın 90. Maddesine istinaden usulüne göre imzalayıp yürürlüğe koyduğu “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ENGELLİ KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR SÖZLEŞME”nin “Risk Durumları ve İnsani Bakımdan Acil Durumlar” Başlıklı 11. Maddesine göre: “Taraf Devletler silahlı çatışma halleri, acil insani durumlar ve doğal afetler de dahil olmak üzere risk durumlarında engellilerin korunması ve güvenliğinin sağlanması için insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku dahil uluslararası hukuk çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli tüm tedbirleri alır.” Bu açık kural gereğince devletlerin doğal afetler ve riskli durumlar nedeniyle aldıkları önlemler oldukça önem taşımaktadır. Yani, deprem öncesinde, deprem esnasında ve deprem sonrasında devletlerce ne tür önlemlerin alındığı ve alınan bu önlemler sonucunda engellilerin doğal afetlerin etkisini nasıl savuşturdukları hususlarında yurttaşlarını bilgilendirmeleri gerekecektir. Bu yükümlülüğün yukarıda sözünü ettiğimiz Anayasamızın “Sosyal Hukuk Devleti” ilkesini kabul etmesinin de bir gereği olduğu muhakkaktır.
Bu açıklamalar çerçevesinde devletin bir başka deyişle, idarenin sorumluluğu noktasında bazı tespitler yapmak gerekirse;
B) İDARE HUKUKUNDA SORUMLULUK KAVRAMI:
Kamu hukukunda özel hukuktan esinlenerek ve idare hukukunun özellikleri göz önünde bulundurularak idarenin sorumluluğunun özel hukuktaki sorumluluktan farklı olarak geliştirildiği görülecektir. İdare Hukukundaki sorumluluğun kendine özgü kuralları olduğu bir gerçektir. Hemen belirtilmelidir ki, idarenin sorumluluğu ile ilgili kuralların gelişiminde yargı içtihatlarının etkisinin öneminin yatsınamayacağı açıktır. Ne var ki, idare hukukundaki sorumluluğun kendine özgü birtakım kuralları mevcut olup, bu kuralların hizmet gerekleri, devletin hakları ile vatandaşın haklarını bağdaştırma gereklerine göre değişeceği unutulmamalıdır. Danıştay’ın uzun süre idareye karşı açılan tazminat davalarında “ağır kusur” araması her ne kadar idarenin sorumluluk sınırının daralmasına ve idari yargıda dava açma süresinin kısa olması idari eylem ve işlemlerden zarar görenlerin özel hukuk mahkemelerine başvurmalarına neden olmuş ise de, 1961 tarihli Anayasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra söz konusu Anayasa’nın 114. Maddesinde yer alan düzenlemeden sonra gerek Danıştay içtihatlarında, gerekse de, Uyuşmazlık Mahkemesi içtihatlarında olumlu gelişmelerin göze çarptığı bir gerçektir. Mamafih, 1961 tarihli Anayasa’nın 114. Maddesinde yer alan; İdarenin kendi eylem ve işleminden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu yönündeki kuralın, Danıştay içtihatlarının değişmesinde büyük etki yarattığı söylenebilir. Söz konusu bu kuralın, 1982 Anayasa’sının 125. Maddesi ile de aynen benimsendiği görülmektedir.
Hukukumuzda idarenin sorumluluğunun bir gereği olarak kişilerin ortaya çıkan zararlarının idarece karşılanmasının Anayasa’mızın 2. Maddesiyle kabul edilen “Hukuk Devleti” anlayışının bir sonucu olduğu belirgindir.
Öte yandan, özel hukuk alanındaki sorumluluğun dayanağının kural olarak kusura dayalı sorumluluk anlayışı olduğu nazara alındığında, idare hukukundaki sorumluluğun özel hukuktaki sorumluluğun dayanağından farklı olduğu kolayca görülecektir. Zira idare alanındaki sorumluluğun dayanağının kamu hukukuna uygun bir biçimde objektif nitelikte olması gerekmektedir.
Günümüzde, idarenin kusurlu sorumluluğunun yanında kusura dayanmayan sorumluluğunun bulunduğu durumlar ortaya çıkmış ve kusursuz sorumluluk giderek yaygınlaşmıştır. İdari sorumluluğun nedenleri kusura dayanan sorumluluk ve kusursuz sorumluluk olmak üzere iki başlık altında incelenecektir. [3]
C) İDARENİN KUSURA DAYALI SORUMLULUĞU
C/a) Hizmet kusuru
-Hizmet kusurunun özellikleri: günümüzdeki hukuk anlayışına göre, idarenin sorumluluğu kural olarak, kusur koşulunun gerçekleşmesine bağlıdır. İstisna olarak da, kusursuz sorumluluk ilkesinin uygulandığı görülmektedir. Ne var ki, idarenin sorumluluğunu, idarenin görevlendirdiği kamu görevlilerinin kusurunda ya da, idarenin kamu görevlilerinin seçimi sırasında yaptığı hatalar nedeniyle idareye kusur atfının yerinde olamayacağı Danıştay içtihatları ile ortaya konulmuştur. Bu noktada hizmetin kurulmasından ya da işlemesinden doğan kusurun idarenin sorumluluğunun koşulu olarak kabul edildiği görülmektedir. [4]
İdari sorumluluk nedeni olarak “kusur,” idarenin kuruluşundan ya da işleyişinden doğan objektif nitelikli bir aksaklık ya da, bozukluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani, aslında birer tüzel kişilik olan idari kuruluşlar adına işlerin gerçek kişiler tarafından yerine getirildiği göz önünde bulundurulduğunda, kusurlu işlem ve eylemlerin kamu görevlilerinin tutum ve davranışlarından kaynaklandığı açıktır. Ancak, kamu görevlileri tarafından yapılan idareye ve yürütülen hizmetlere ilişkin kusurlu davranışların ise idarenin sorumluluğunu gerektirmesi nedeniyle oluşan kusura “hizmet kusuru” denilmektedir. Hizmet kusuru idare hukukuna has doğrudan bir sorumluluktur. Nesnel bir nitelik taşıyan hizmet kusuru, hizmetin kuruluşu ve işleyişinde ortaya çıkan kusur olarak nitelendirilmektedir. Yani bir başka deyişle hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi halinde idarenin kusurundan söz edilmektedir. Danıştay 12. Dairesinin 13.04.1970 günlü, 1969/3435 E., 1970/754 K. sayılı kararında, özetle, idarenin kendisine tevdi edilmiş bulunan kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini temin amacıyla gerekli teşkilatı kurmak v bu teşkilatın icap ettirdiği şahsi, ayni ve mali imkan ve vasıtaları her an hizmete hazır bulundurmakla sorumlu olduğuna; bunların gerekli ve yeterli şekilde sağlanamaması sonucu, hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi hallerinde idarenin kusurlu sayılacağına hükmetmiştir. [5]
C/b) Hizmetin Kötü İşlemesi
Danıştay, hizmetin kötü işlemesini veya gereği gibi yapılmamasını hizmet kusuru saymış ve idarenin bu nedenle sorumlu olduğuna karar vermiştir. Kuşku yok ki, hizmetin kötü işlemesi bir idari işlem olarak da karşımıza çıkabilmektedir.[6]
C/c) Hizmetin Geç İşlemesi
Hizmetin geç işlemesi ya da yavaş işlemesi bir hizmet kusurudur. Danıştay’ın uygulaması da bu yöndedir. Hizmetin geç, ya da yavaş işlemesi konusunda da bir kural koyma olanağı yoktur. Bu gibi durumlarda Danıştay olayın niteliğini dikkate alarak idarenin kusurlu olup olmadığını saptamaktadır.
Hizmetin hiç işlememesi de, hizmet kusuru sayılmakta ve idare tazminat ödemeye mahkum edilmektedir. Hizmetin hiç işlememesi durumu sözgelişi özellikle bayındırlık çalışmalarıyla ilgili işaretlerin konmaması ya da korunmaması, veya kolluk kuvvetlerinin işe karışmaması, meydana gelen doğal afetler mesela depremlerde olay yerine kolluk, acil yardım ve ambulans ekiplerinin geç intikal etmesi şeklinde kendisini gösterebilmektedir.
Hiç kuşku yok ki, hukuka aykırı bir idari işlem genel olarak idari bir kusur sayılmakta ise de, hukuka aykırılıktan doğan kusur, her zaman idarenin sorumluluğunu gerektirmeyecektir. Danıştay kimi kararlarında hukuka aykırılığı “içtihada mütehammil” sayarak tazmini gerektirecek bir kusur olarak değerlendirmemektedir. Söz gelişi, Danıştay, “içtihat hatası” “takdirde hata” gibi belirsiz kavramlara dayanarak idarenin sorumluluğuna hükmetmemiştir.[7]
Belirtilmelidir ki, özellikle, kişilerin can ve mal güvenliklerini sağlamakla görevli idarenin bunun için yeterli teşkilatları kurmak, bunlara gerekli araç ve olanakları sağlamakla yükümlü olduğu; gerekli önlemlerin alınmasına karşın olayların meydana gelmesi, güvenlik kuvvetlerinin olayların gelişmesini engelleyememesi, önlemlerin zamanında alınmadığını, yeterli ve etkin olmadığını gösterdiği kabul edilerek bu eylemlerin hizmet kusuru olduğuna hükmetmektedir.[8]
Yalnız, hizmetin geç işlemesi de bazı durumlarda, hizmet kusuru sayılarak idarenin sorumlu tutulduğu görülmekle birlikte, hizmetin geç ya da yavaş işlemesinin hangi durumlarda hizmet kusuru sayılacağının baştan belirlenmesi çoğu kez mümkün olmamaktadır. Bir başka anlatımla, idarenin davranışında normal ve makul sürenin ne olması gerekeceği olayın özellikleri de göz önüne alınarak içtihatlarla tespit edilebilmektedir. Sözgelişi, 06.02.2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş ili, Pazarcık ve Elbistan merkezli büyük depremlerde kamu hizmetinin gecikmesinin hizmet kusuru sayılması bakımından deprem bölgelerine ulaşarak gerekli yardım ve kurtarma hizmetlerinin hangi zaman dilimi içerisinde sağlanması gerekeceği konusundaki makul süre, depremin zararlandırıcı etkisi de göz önüne alınarak saptanmalıdır.
İdarenin kusurlu olduğunun kanıtlanması yükümlülüğü, zarar görene aittir.
D) KUSURSUZ SORUMLULUK
D/a) Kusursuz Sorumluluğun Özellikleri
İdarenin bazı eylem ve işlemlerinden doğan zararlarının idarenin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın karşılanması yoluna da gidilebilmektedir. İdarenin kusursuz sorumluluğu, özel hukuktaki kusursuz sorumluluk düzenlemesine göre daha geniş bir uygulama alanı bulmakta ve çeşitli konularda kusursuz sorumluluk ilkelerine başvurulabilmektedir. Danıştay’ın yerleşik çoğu kararlarında kusursuz sorumluluk ilkesi uygulanırken, “kamu yükümleri karşısında eşitlik”, “adalet”, “hakkaniyet”, “nesafet” gibi kimi kavramların yer aldığı; kimi kez de, doğrudan doğruya “objektif” sorumluluktan söz edildiği göze çarpmaktadır.
Danıştay’ın bazı kararlarında da, tazminata hükmedilirken, hizmet kusuru yanında kusursuz sorumluluğa da dayandığı görülmektedir.[9]
Belirtilmelidir ki, kusursuz sorumluluk, daha çok idarenin “tehlike” taşıyan eylemleri dolayısıyla gündeme geldiği gibi, aynı zamanda, bu sorumluluk hali, kamu yükümleri karşısında eşitlik ilkesine ters düşen davranışlardan, ya da, hukuka uygun işlemlerden doğan zararlar ile kamu hizmetine katılanların uğradıkları zararların karşılanması amacıyla da gündeme gelmektedir. Danıştay kararlarında genellikle, somut uyuşmazlığın özelliği ve uğranılan zararın niteliğine göre kimi zaman kusurlu sorumluluğa, kimi zaman da, kusursuz sorumluluğa dayanarak uyuşmazlıklar çözümlenmektedir. Önemle vurgulanmalıdır ki, kusursuz sorumlulukta, idarenin davranışı ile uğranılan zarar arasında nedensellik (illiyet) bağının kanıtlanması yeterlidir. İdarenin davranışının kusurlu olduğunun kanıtlanmasına; ya da bir idari eylem ve işlemin hukuka aykırılık içermesine gerek bulunmamaktadır. Sözgelişi, Danıştay 10. Dairesinin 13.10.1993 günlü, 1992/3372 E., 1993/3777 K. sayılı kararı belirtilen yöndedir.[10]
Gerek öğretide, gerekse de, Danıştay’ın yerleşik kararlarında kusursuz sorumluluk esas itibarıyla iki ilkeye dayandırılmaktadır. Bunlardan biri, “hasar” ya da “risk” ilkesi; bir diğeri de, “kamu külfetleri karşısında eşitlik” ilkesidir.
Hasar ya da risk kavramı, idarenin tehlikeli bir etkinliğinin ya da kuruluşunun varlığını gösterir. Bu tür etkinlikleri yürütmekten ya da, kuruluşlara sahip olmaktan dolayı kişilere verilen özel ve olağanüstü zararların karşılanması gerekecektir. Bu ilkede söz konusu olan, idarenin tehlike taşıyan faaliyeti ve kuruluşu dolayısıyla sorumluluğudur.[11]
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 18.02.2016 tarihli, 2015/2933 E., 2016/326 K. sayılı kararında idarenin kusursuz sorumluluğunun esas olduğuna, burada en temel faktörün “sosyal risk” ilkesi olduğuna karar verilmiştir.
Öte yandan, idarenin kusursuz sorumluluk esasına göre ikinci ilke olan “kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi” ise idarenin kamu yararı ve düzeni düşüncesiyle yaptığı hizmetler dolayısıyla, idareye yükletilecek bir kusur olmaksızın, ya da bünyesinde bir tehlike taşımaksızın kişilerin özel bir zarara uğraması halinde gündeme gelmektedir. Danıştay 12. Dairesi de, 29.01.1966 tarihli, 1965/3326 E., 1966/231 K. sayılı kararında “Amme hizmetinin ifası sırasında idareye atfı kabil bir hizmet kusuru mevcut olmasa dahi, husule gelen zararın bir veya birkaç kişiye yükletilmesine hak ve nesafet kaideleri mesağ vermez” biçiminde bir karar vermiş; yine Danıştay 12. Dairesi vermiş olduğu 05.10.1966 Tarihli, 1966/769 E., 1966/2715 K. sayılı kararında da “Dış tediye muvazenesinin teminine veya Türk parası kıymetinin korunmasına matuf tedbirlerinin hükümetçe alınmasında ve bu tedbirlerin icabı olarak fertlere yeni külfetler yüklenmesinde bunların makable teşmil edilmemesi kaydıyla hukuka aykırı bir cihet bulunmamakla beraber, umumun menfaatini temin sadedinde fertlere yüklenen külfetin bazı kişilere münhasır kalması, eşitlik, hak ve nesafet kaideleriyle telif edilemeyeceğinden bu gibi hallerde, hakları muhtel olanların vaki zararlarının da, devletçe karşılanması hukuk prensipleri icabındandır” denilmek suretiyle kusursuz sorumluluk esasına göre “kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesine” göre idarenin sorumlu olduğuna karar verilmiştir. [12]
Ülkemizde, bayındırlık işleri ve tesisleri yapımı ile ilgili sözleşmeler, her ne kadar özel hukuk uyuşmazlıkları kapsamında değerlendirilmekte ve bayındırlık eserlerinin yapımı ile ilgili uyuşmazlıkların görüm ve çözümü adli yargının görev alanına girmekte ise de, bu eserlerin varlığından ya da işletilmesinden doğan uyuşmazlıkların görüm ve çözümünün idari yargının görev alanına girdiği açıktır. Danıştay içtihatlarında bayındırlık eserleri ve işlerinden doğan uyuşmazlıklarda zaman zaman kusursuz sorumluluk ilkesine göre karar verildiği görülmektedir. Kanımızca, 06.02.2023 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle inşa edilen bazı binaların yıkılmasından dolayı husule gelen yaralanma ve ölümlerden dolayı idarenin hizmet kusurunun mevcudiyetine göre zararın tazmini söz konusu olabileceği gibi kusursuz sorumluluk ilkesine göre de, meydana gelen zararların tazmin yükümlülüğü söz konusu olabilecektir. O kadar ki, üçüncü kişilerin bayındırlık hizmetlerinden dolayı uğradıkları zararların karşılanmasında, doğrudan doğruya kusursuz sorumluluk ilkesi uygulanacaktır.
Belirtelim ki, tazmin borcunun doğabilmesi için ortada zarar doğuran bir eylemin bulunması gerekir. İdarenin tutum ve davranışı bir etkinlik biçiminde ortaya çıkabileceği gibi, idarenin hareketsiz kalması biçiminde de ortaya çıkabilecektir. Aynı zamanda, idarenin tutum ve davranışı ile meydana gelen zarar arasında nedensellik bağının da tazmin borcunun doğabilmesi için temel bir koşul olduğu unutulmamalıdır. Yine, tazmin yükümlülüğünün doğabilmesi için, meydana gelen zararın özel ve gerçek bir zarar olması, kamu yükümlülüğü biçimini almaması gerekir. Bilindiği gibi, gerçek zarar, kişinin kendi iradesi dışında mal varlığında oluşan azalmadır. Yalnız, bazı hallerde, ileride doğacak zararların da tazminat hesabında dikkate alınması gerekecektir. Yine kişilerin uğradıkları zarar, maddi ya da manevi olabilmektedir.
Bu arada, devletin sorumluluğu konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 1984 yılında aldığı bir tavsiye kararı ile bazı esaslar benimsemiştir. İlkelerin uygulama alanı bakımından devlet kavramının geniş anlamıyla kullanıldığı, bu kavramın genel yönetim, yerinden yönetim kuruluşları ile kamusal yetkiler tanınmış olan özel kişileri de kapsadığı görülmektedir. Önerilen bu ilkeler incelendiğinde;
Kamu kuruluşlarının, makul olarak kendilerinden beklenildiği gibi davranmalarından doğan zararların karşılanması, hukuka aykırı davranışların da, kusurlu davranış sayılması;
Kamu kuruluşlarının kusurlu davranışının bulunmadığı durumlarda, zararın belli kişiler üzerinde bırakılmasının açıkça hakkaniyete aykırı sayıldığı hallerde, zararın karşılanması, bunun için işlemin kamu yararına yapılmış olması ve kişilerin bundan zarar görmesi, zararlandırıcı tutumun olağan dışı nitelik taşıması;
Kişilerin kendi kusuruyla veya yasal önlemlere başvurmaması sonucu mağdurun zararın artmasına yol açması halinde zararın tümüyle reddedilebileceği veya zarar miktarında indirim yapılabileceği, mağdurun sorumlu olduğu zararın artmasına yol açması halinde de aynı kuralın uygulanması;
Davadan önce öngörülen başvuru yollarının dava açma hakkını engeller nitelikte olmaması;
Kusura dayalı sorumlulukta iç hukuka göre belirlenecek kural ve yöntemler uyarınca zararın tam olarak ödenmesi;
Tazminata ilişkin kararların uygulanmasının en kısa süre içinde sağlanması;
İç hukuk sisteminde kararın yerine getirilmesi için özel yöntemler öngörülmüş ise, bunun kolaylıkla ve ivedi biçimde uygulanması;
Tazminat davası açılması için öngörülen yol ve sürelerin dava hakkının gerçekleştirilmesini engeller nitelikte olmaması biçiminde ortaya konulmaktadır.
Yapılan bu genel açıklamalar ışığında devletin deprem öncesinde, yapılar ile altyapıların imar planlarına, fen ve sanat kuralları ile sağlık kurallarına uygun yapılıp yapılmadığını denetlemek gibi bir görevi bulunmaktadır.
Keza 634 sayılı “KAT NÜLKİYETİ KANUNU”nun 42. Maddesinin 2. Fıkrasına göre:
“Engellilerin yaşamı için zorunluluk göstermesi hâlinde, proje tadili kat maliklerinin en geç üç ay içerisinde yapacağı toplantıda görüşülerek sayı ve arsa payı çoğunluğu ile karara bağlanır. Toplantının bu süre içerisinde yapılamaması veya tadilat talebinin çoğunlukla kabul edilmemesi durumunda; ilgili kat malikinin talebi üzerine bina güvenliğinin tehlikeye sokulmadığını bildirir komisyon raporuna istinaden ilgili mercilerden alınacak tasdikli proje değişikliği veya krokiye göre inşaat, onarım ve tesis yapılır. İlgili merciler, tasdikli proje değişikliği veya kroki taleplerini en geç altı ay içinde sonuçlandırır.” Yine 3194 Sayılı “İMAR KANUNU”nun Ek 1. Maddesinde;
“Fiziksel çevrenin engelliler için ulaşılabilir ve yaşanılabilir kılınması için, imar planları ile kentsel, sosyal, teknik altyapı alanlarında ve yapılarda, Türk Standartları Enstitüsünün ilgili standardına uyulması zorunludur.” Biçiminde açık ve buyurucu bir kurala yer verilmiştir. Sözü edilen bu düzenlemeler gereğince belediye ve ve diğer kamı kurum ve kuruluşlarının gerek 3194 sayılı “İMAR KANUNU”nun ek 1. Maddesine göre, gerekse de, 634 sayılı “KAT MÜLKİYETİ KANUNU”nun 42/2. Maddesine göre yerine getirilmesi gereken hususların yerine getirilip getirilmediği ile ilgili denetim yapması gerekeceği; aksi halde, belediye ve diğer ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının (görevin) hizmetin hiç yapılmaması nedeniyle kusurlu sorumluluk ilkesine göre sorumlu olacakları açıktır.
Öte yandan, deprem esnasında ve sonrasında da, bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Zira deprem nedeniyle engellilerin ikinci bir engel durumuyla karşı karşıya kalması ya da hayatını kaybetmesi ihtimal dahilinde olup, engelli kişilerin karşı karşıya kaldıkları bu durumlar nedeniyle de, devletin sorumluluğu yoluna gidilmesi gerekeceği değerlendirilmektedir. Deprem esnasında ve sonrasındaki önlemlere kısaca göz atmak gerekirse;
- Engelli bireyin odak alındığı, her odadaki güvenli noktaların belirlendiği, dışarıda acil toplanma merkezinin belirlendiği, tehlike oluşturabilecek cihaz ve ekipmanların güvenliğinin sağlandığı, kaçış rotalarının belirlendiği, belirli aralıklarla tatbikatlarının yapıldığı en az 72 saatlik bir aile afet planı hazırlanmalı,
- Acil durum anında engelli bireyin kontrol edilmesi, acil durum gereçlerinin temin edilmesinde yardımcı olunması, önemli anahtarların paylaşılması gibi destek sistemleri yapılandırılmalı,
-Aile, akraba, arkadaş, komşu, muhtar, kamu görevlileri, afet gönüllüleri gibi yakın çevreden bireylerle destek ağı oluşturulmalı,
-Engelli bireyin özel gereksiniminden dolayı ihtiyaç duyabileceği en az iki hafta yetecek ilaç, ekipman ve yiyeceklerin; acil durum evrakları (kimlik kartı, engelli kimlik belgesi vb.), sağlık bilgi kartı (kullanması gereken ilaç ve cihazların listesinin, tıbbi öyküsü ve alerjik duyarlılık gibi bilgileri içeren), acil bağlantı listesi, pil, düdük, fener, nakit para, su, hijyen malzemeleri, toz maskesi, iş eldiveni, kalem ve not defteri, engel durumunu ifade eden not kartları gibi malzemelerin bulunduğu bir afet ve acil durum çantası hazırlanmalı ve bu çanta yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getirilmeli,
-İletişim sağlayabilme adına telefonlar her an en yakında bulundurulmalı
- Afet sonrasında engelli bireyin afetten etkilenme ihtimalinin düşük olması beklenilen yakın bir bölgedeki birkaç yakını belirlenmeli ve acil bağlantı listesi hazırlanmalı,
- Yapısal ve yapısal olmayan riskler belirlenerek azaltılmalı,
- Sarsıntı esnasında düşebilecek, tahliye yollarını kapatabilecek büyük, küçük bütün eşyalar sabitlenmeli ve tahliye için güvenli çıkış yolları hazırlanmalı,
- Deprem sonrası yangın risklerine karşı yangın alarmı yerleştirilmesi, yangın detektörlerinin pille çalıştırılması, ısıtıcıların duvara sabitlenmesi gibi önlemler alınmalı,
- Depreme nerede ne zaman maruz kalınacağı bilinemediği için günlük yaşam içerisinde her alanda yaşam üçgeni oluşturulabilecek alanlar belirlenmeli, yaşam üçgeni alanları belirlenirken ezilse bile asla yok olmayacak bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, çelik dolaplar gibi eşyalar seçilmeli,
- Mutfakta yer alan tüp, ısıtıcı, tehlikeli temizlik malzemeleri gibi nesneler sabitlenmeli ve dolap kapaklarının açılma ihtimali göz önünde bulundurularak açılmasını önleyecek aparatlar kullanılmalı,
- Hem engelli birey hem de yakın çevresi sağlık personeli gelinceye kadar gerektiği durumlarda yardımcı olabilmek için ilkyardım bilgisi edinmeli,
Öz yeterlilik becerisi kazandırılmalı,
- Muhtemel bir depremde farklı senaryolara göre doğru davranış şekilleri belirlenmeli; deprem anı ve sonrası tahliyeyi de kapsayan tatbikatlar yapılmalıdır. [13]
Kuşkusuz yukarıda kısaca sayılan u önlemleri almanın BM Engelli Kişilerin Haklarına Dair Sözleşmenin 11. Maddesi gereği olduğu kadar aynı sözleşmenin makul düzenlemelerin yapılmamasının ayrımcılık sayılacağına ilişkin kurallarına da aykırı olacağı; söz konusu önlemlerin alınmamasının açık bir hizmet kusuru sayılması gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır.
III. GERÇEK VE TÜZEL KİŞİLERİN SORUMLULUĞU
Bu sorumluluk daha çok özel hukuktan doğan sorumluluk biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Bu sorumluluk ya haksız fiilden ya da, sözleşmeden doğa sorumluluk olarak ikiye ayrılmaktadır.
Haksız fiil sorumluluğu ise, ya kusura dayanan sorumluluk ya da, kusursuz sorumluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
A) GENEL OLARAK HAKSIZ FİİL SORUMLULUĞU
Öncelikle haksız fiil aynı zamanda, hukuka aykırı bir fiili ifade etmektedir. bu nedenle çeşitli yasal yollara başvuru hakkı mevcuttur. Ancak, Türk Borçlar Kanunu haksız fiili sadece zarar ve bunun tazmin edilmesi yönüyle ele almaktadır. Kuşku yok ki, haksız fiil aynı zamanda bir suç da oluşturabilir; bu durumda haksız fiili işleyen failin ceza sorumluluğu da gündeme gelecektir. Hiç kuşku yok ki, haksız bir fiilin aynı zamanda suç teşkil etmesinin borçlar hukuku yönünden de bazı hukuksal sonuçları ortaya çıkmaktadır. Sözgelişi, aynı zamanda suç teşkil eden haksız fiilde zamanaşımı süresi, bu suça bağlanan cezai yaptırım için öngörülen zamanaşımı süresi kadar uzamaktadır. İkinci olarak aynı zamanda suç teşkil eden fiil nedeniyle fail hakkında bir ceza davası açılmış ve sanığın cezalandırılmasına karar verilmiş ise, bu mahkumiyet kararı hukuk hakimi için bağlayıcı olmaktadır. Ancak, kimi zaman suç teşkil etmeyen haksız fiillere de rastlamak mümkün olup, doğal olarak bu tür fiillere, borçlar Kanun’unun 49 – 76. Maddelerinde düzenlenen hükümler uygulanacaktır.
Önemle vurgulamalıyım ki, haksız fiil nedeniyle bir borcun doğabilmesi için bir fiilin mevcut olması gerekmektedir. Elbette ki, bu fiil yapma ya da yapmama biçiminde gerçekleşebilir. Ne var ki, yapmama şeklinde ortaya çıkan bir eylemin haksız sayılabilmesi, yapma yükümlülüğünün bulunmasına bağlıdır. [14] [15]
Ne ki, bir kimsenin işlediği fiilin sebep ve sonuçlarını algılama yeteneğini kaybetmemiş olması; yani fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Kural olarak, haksız bir fiilin borç doğurabilmesi için failin fiili işlediği sırada sadece reşit olması yeterlidir. Bu kuralın bir istisnası 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 65. Maddesinde yer alan “HAKKANİYET SORUMLLULUĞU” olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan düzenlemeye göre:
Hakkaniyet gerektiriyorsa; hâkim, ayırt etme gücü bulunmayan kişinin verdiği zararın, tamamen veya kısmen giderilmesine karar verir.”
Haksız fiilin bir unsuru da hukuka aykırılıktır. Mamafih, “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 49. Maddesi, “hukuka aykırı bir fiille” demek suretiyle hukuka aykırılığı haksız fiilin bir unsuru olarak kabul etmiştir. Belirtelim ki, bir fiilin hukuka aykırı olabilmesi, o kuralın emredici olmasına bağlıdır. [16]
Belirtelim ki, haksız fiilin ahlaka aykırı olması aslında geniş anlamda hukuka aykırılık hallerini kapsamaktadır.
Ne var ki, bazı hallerin ortaya çıkması halinde Hukuka uygunluk nedenleri gündeme gelmektedir. Hukuka uygunluk nedenleri 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 63. Ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 63. Maddesinde yer alan bu düzenleme;
“Kanunun verdiği yetkiye dayanan ve bu yetkinin sınırları içinde kalan bir fiil, zarara yol açsa bile, hukuka aykırı sayılmaz.
Zarar görenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar, zarar verenin davranışının haklı savunma niteliği taşıması, yetkili kamu makamlarının müdahalesinin zamanında sağlanamayacak olması durumunda kişinin hakkını kendi gücüyle koruması veya zorunluluk hâllerinde de fiil, hukuka aykırı sayılmaz.” Biçiminde bir kurala yer verilmekle; hukuka uygunluk nedenleri “sınırlı sayıda olma” ilkesine göre belirlenmiştir.” Ancak, bu yazımızda, konumuzun niteliği gereği bu haller üzerinde ayrıntılı durulmayacaktır. Önemle, vurgulamalıyım ki, deprem nedeniyle ortaya çıkan bazı zorunluluk halleri söz konusu olabilmektedir. Sözgelişi, deprem nedeniyle enkaz altında kalan bir deprem zedenin enkazdan kurtarılması sonucu, yarasının pansuman edilmesi gerektiğinde, kapısı açık olan eczaneye giren bir kişinin sırf onun yarasını pansuman etmek amacıyla pansuman için gerekli olan ilaçları eczaneden alması halinde, bu kişinin fiili, suç ya da haksız fiil olarak görülemeyecek; zorunluluk hali olarak değerlendirilecektir. Zira burada, faile ya da 3. Bir kişiye yönelik bir zarar tehlikesi mevcuttur. Bu zarar kişinin mal varlığına yönelik bir zarardır. Yine, fail kendisine ya da 3. Kişiye yönelik zarar tehlikesini önlemesi için başkasına zarar vermenin zorunlu olduğunu bilmektedir. Burada, zararın zarar tehlikesinin yaratılması ile ilgisiz bir 3. Kişiye verilmesi ve bu 3. Kişinin mal varlığına zarar verilmiş olması söz konusudur. Ancak, failin eczaneden aldığı bu malzemeler, 3. Kişiyi kurtarma amacıyla zorunluluk hali çerçevesinde gerçekleşmekte; bu şekilde failin işlediği bu fiil nedeniyle sorumluluğu söz konusu olmamaktadır.
Haksız fiilin bir başka unsuru da, illiyet (sebep sonuç) bağıdır. Buna göre zarar dediğimiz sonuç, buna sebep olan fiilden kaynaklanmış olmalıdır. Kuşkusuz, bir zararın doğumu, birden fazla sebebin varlığı halinde de söz konusu olabilmektedir. Burada illiyet bağı yönünden çeşitli olasılıklar gündeme gelmektedir. Bunlardan ilki ortak illiyettir. Burada, zarar her biri tek başına bir sonucu doğurmaya elverişli olmayan birden çok sebebin bir araya gelmesi sonucu meydana gelmiş ise, ortak illiyet bağı vardır. Bir başka illiyet de, yarışan illiyettir. Burada da, birden fazla illiyetten her birisi tek başına diğeri olmaksızın zararı doğurmaya elverişli olduğu için, yarışan illiyet söz konusu olmaktadır. Önüne geçilen illiyetten kasıt, zararı doğurmaya elverişli olan sebebi gerçekleşmeden bunu önde gelen bir sebep yaratmasıdır. Bu halde, önüne geçilen illiyet söz konusudur.
Seçimlik illiyette ise, zarara yol açan birden fazla eylem olup, bunlardan hangisinin buna sebebiyet verdiği bilinememektedir. Sözgelişi, gözleri görmeyen bir kişinin oturduğu bir dairenin deprem sonucu yıkılması halinde bu kişi gözleri görse idi, belki de, enkaz altında kalmadan kurtulabilecek olmasına rağmen, gözleri görmediği için enkaz altında kalmış ise, burada kanımızca seçimlik bir illiyet söz konusudur. Bu durumda zarar gören bu kişi, ilgili kişilerden zararını talep etme imkanına sahiptir.
Öte yandan, bazı hallerde illiyet bağının kesilmesi söz konusu olabilecektir. Elbette ki, bu durumda fail haksız fiilinden dolayı meydana gelen zararlardan sorumlu tutulamayacaktır.
İlliyet bağını kesen sebepler 3 gurupta değerlendirilmektedir. Bunlar, mücbir sebep, 3. Kişinin ağır kusuru ve zarar görenin ağır kusurudur. [17] [18]
Haksız fiilin bir unsuru da, haksız fiilin failin kusurlu davranışı ile meydana gelmesidir. Kusur, haksız fiilin subjektif bir unsurudur. 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 49. Maddesinde, “kusurlu fiil” sözcüğü kullanılarak kusurun da haksız fiilin bir unsuru olduğu açıkça belirtilmiştir. Borçlar hukuku bakımından haksız fiilden sorumluluk için kusurun derecesinin bir önemi bulunmamaktadır. Dikkat edilirse, 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 49. Maddesi, “kusurlu… bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür” demek suretiyle kast ya da ihmalin sorumluluk bakımından zararın oluşmasında herhangi bir farkın bulunmadığını kabul etmiştir. Ancak, haksız fiil sorumluluğunda kusurun derecesi, sorumluluğun kapsamı bakımından önem taşımaktadır. [19] Yani, haksız fiilin failinin kusuru daha ağır ise, bu yüzden doğan zararı tazmin etme sorumluluğu elbette daha ağır ve kapsamlı olacaktır.
Kusurun derece bakımından türleri kast ya da ihmal olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kast, haksız fiil failinin bilerek ve isteyerek zarara sebebiyet vermesini ifade eder. Burada haksız fiil faili, hukuk düzenini ağır bir şekilde ihlal ettiğinden kusuru ağırdır. Kastta fail, fiilinin sonucunu bilmekte ve bunu istemektedir.[20] İhmalde ise, zarara yol açan sonucu bilme veya isteme unsurları söz konusu değildir. Kişinin kusurlu sayılmasının nedeni, bu sonucun doğmaması için dikkatsiz, tedbirsiz, özensiz davranması mesleğinin gerektirdiği özeni ortaya koymamasıdır.[21] [22]
Belirtmeliyim ki, kastın tek tür ve derecesi olduğu halde, ihmalin değişik dereceleri olabilmektedir. Sözgelişi, 06.02.2023 tarihinde meydana gelen depremde gösterilmesi gereken dikkat, tedbir ve meslekte özen her olay bakımından farklılıklar gösterebilmektedir. Bu nedenle de, ihmal ağır ve hafif ihmal olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bir kimsenin aynı olayda göstermesi gereken en basit dikkat ve özenin gösterilmemesi ağır ihmaldir. Örneğin Hatay’ın Antakya ilçesinde 6 Şubat tarihinde meydana gelen depremde yıkılan binaların yapımında özensiz davranılmış olduğu için bina sakinlerinden çoğu hayatını kaybetmiş ya da yaralanmış olduğu halde, aynı ilin Erzin ilçesinde aynı şiddette bir deprem olmasına rağmen bu ilçedeki hasar daha azdır. Bu da, Antakya’da yapılan binaların yapımında özensiz davranıldığını göstermektedir. Buradaki ölçü benzer hal ve koşullar altında özenli kişilerin sergilediği objektif davranışlardır.
Hafif ihmalde ise, çok dikkatli ve özenli kişilerin aynı olayda gösterdiği dikkat ve özenin gösterilmemesi söz konusu olmaktadır. [23]
Önemle belirtilmesi gerekir ki, kusurun ağır ya da hafif olması, “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 49. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince ahlaka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişinin sorumluluğunun doğumu bakımından önem taşımaktadır. Dememiz odur ki, hukuka aykırı bir tazminat sorumluluğunun doğması için herhangi bir kusur yeterli olduğu halde, ahlaka aykırı bir fiilden dolayı tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için, ağır kusur koşuluna yer verilmiştir.
Bundan başka, haksız fiil nedeniyle zararın doğması sırasında zarar görenin ya da 3. Kişinin de kusurlu olmasının büyük bir etkisi vardır. Zira bu halde, haksız fiil failinin doğan zarardan kusuru oranında sorumlu tutulması esastır. Diyelim ki, 6 Şubat depremi sırasında yıkılan binanın kolon ve kirişleri o apartmanda yaşayan bir başka 3. Kişi tarafından kesilmiş ise, bu binanın yıkılması, kolon ve kirişlerin kesilmesi sonucunda meydana gelmiş ise, elbette 3. Kişinin de kusuru söz konusu olup, bu durumda haksız fiil failinin kusur sorumluluğu azalacak ya da, hiç sorumluluğu olmayacaktır. O kadar ki, zarar görenin ya da 3. Kişinin meydana gelen zararlandırıcı olayda ağır kusuru var ise, illiyet bağı kesileceğinden, haksız fiil faili, sorumluluktan kurtulacaktır. Nitekim, bu tespitimiz, 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 52. Maddesiyle doğrulanmaktadır.
Yine sorumluluğun kapsamı bakımından failin kusurunun derecesi önem taşımaktadır. Bu nedenle TBK md. 51 hükmü, hakime tazminatın şekli ve kapsamını tayin ederken kusurun ağırlığını göz önünde tutmasını öngörmektedir.[24] Aynı şekilde, TBK.nun 52. Maddesinin 2. Fıkrası, haksız fiilin yasal unsurlarının gerçekleşmesine rağmen, kusurun ağır olmadığı hallerde bazı koşullar altında hakime ayrıca tazminattan indirim yapma hakkı tanımaktadır. İşte bu durumda da, kusurun derecesinin önem taşıdığı görülmektedir. [25] [26] [27]
B) KUSURSUZ SORUMLULUK
Haksız fiil sorumluluğunda kural olarak kusura dayanan sorumluluk esas olmakla birlikte, bazı toplumsal düşünceler ve hakkaniyet ilkesi gereği, doğan zarar nedeniyle kusuru bulunmayan bazı kişilerin sorumlu tutulmaları gerektiği kabul edilmektedir. Nitekim, 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”muzda da, kusursuz sorumluluk ilkesinin benimsendiği görülmektedir. Kusursuz sorumluluk halleri de bir haksız fiil sorumluluğu olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenledir ki, kusursuz sorumluluk hallerinde de, kusur dışında fiil, hukuka aykırılık, zarar ve illiyet bağı unsurlarının aranması gerekecektir. Doğaldır ki, kusursuz sorumlu olan kişi yanında, doğan zararlar nedeniyle başka hukuksal nedenler dolayısıyla aynı zamanda sorumlu tutulan kişiler de bulunabileceği, zarar görenin zararlarından müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulabilecekleri konusunda herhangi bir duraksama bulunmamaktadır.
Kusursuz sorumluluk halleri sadece haksız fiillerle sınırlı olmayıp, sözleşmeler hukuku bakımından da, kusursuz sorumluluğa yer veren düzenlemelere rastlamak mümkündür. Örneğin, garanti sözleşmesi, 3. Kişinin fiilini üstlenme, konaklama yeri işletenlerin sorumluluğu, yardımcı kişinin fiilinden dolayı sorumluluk gibi...
Kusursuz sorumluluğun kabul edilmesinde bazı ilkelerin benimsendiği göze çarpmaktadır. Bunlar, dikkat ve özen ilkesi, hakkaniyet ilkesi, tehlike ilkesidir.
Kusursuz sorumlulukta kusurun etkisine gerince, Her ne kadar, kusursuz sorumlulukta kusur koşulu aranmadan haksız fiil nedeniyle doğan zararı tazmin yükümlülüğü doğmakta ise de, sorumlu kişinin aynı zamanda zararın doğumunda kusurlu olması halinde ek kusurda gündeme gelmektedir. Kuşkusuz ki, kusursuz sorumlu kişi, dikkat ve özen ilkesine dayanan kusursuz sorumluluk hallerinde kurtuluş kanıtı getirebildiği halde, tehlike esasına dayanan kusursuz sorumluluk hallerinde ise “zarar görenin ya da3. Kişinin ağır kusuruna dayanan” illiyet bağını kesen sebeplere başvurarak sorumluluktan kurtulamamaktadır. Keza tazminat miktarının takdirinde, kusursuz sorumlu kişinin aynı zamanda kusurlu bulunması halinde zarar görenin ortak kusuru, kusursuz sorumlu kişi için tazminat miktarından bir indirim sebebi oluşturmayacaktır. Sorumluluk için kusur aranmadığı halde, sorumlu kişinin kusuru mevcut ise, 6098 sayılı TBK.’nun 62. Maddesi gereğince, iç ilişki bakımından borçlular arasında rücu talebi mümkün olabilecektir. Mamafih, söz konusu düzenlemeye göre:
“Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur.
Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olur.” Nihayet, kusursuz sorumlu olan kişinin aynı zamanda ek kusuru da var ise, yaptığı sorumsuzluk anlaşması geçersiz olmaktadır.[28] [29]
B/a)Yapı Malikinin Sorumluluğu
Bu sorumluluk, bir kusursuz sorumluluk olarak nitelendirilmektedir.
Ne var ki, Yazımızın konusu deprem nedeniyle sorumluluk olarak belirlendiğinden bu yazımızda kusursuz sorumluluk türlerinden sadece yapı malikinin sorumluluğu üzerinde durulacaktır.
6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 69. Maddesine göre:
“Bir binanın veya diğer yapı eserlerinin maliki, bunların yapımındaki bozukluklardan veya bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür.
İntifa ve oturma hakkı sahipleri de, binanın bakımındaki eksikliklerden doğan zararlardan, malikle birlikte müteselsilen sorumludurlar.
Sorumluların, bu sebeplerle kendilerine karşı sorumlu olan diğer kişilere rücu hakkı saklıdır.”
Bu düzenlemede sözü edilen bina ve diğer yapı eserleri de, hiç kuşku yok ki, başkalarının can ve mal varlıkları için tehlike oluşturabilirler. İşte, Yasa koyucu, günlük yaşantımızın ayrılmaz ve zorunlu parçaları olan bu yapılar nedeniyle zarar tehlikesinin önlenmesi için kusursuz sorumluluk ilkesini kabul etmiştir. Kanunumuz, yukarıda sözü edilen düzenlemesi ile bu sorumluluğu özen ilkesine dayanan kusursuz sorumluluk olarak benimsemiştir. TBK.‘nun yukarıya alınan 69. Maddesinin 1. Fıkrası, “bir binanın veya diğer yapı eserlerinin maliki, bunların yapımındaki bozukluklardan ve bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür” demek suretiyle bu sorumluluğu bina ve diğer yapı eserlerinden doğan sorumluluğu, bunların yapımındaki bozukluk veya bakımındaki eksikliğe dayandırmaktadır. Önemle belirtilmelidir ki, bina veya diğer yapı eseri sahibinin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk olduğundan, zarar gören kişinin sorumluluğunun kusurunu kanıtlaması gerekmediği gibi, sorumlu kişi de, kusursuzluğunu kanıtlamak suretiyle, sorumluluktan kurtulamaz. Bunun doğal sonucu olarak kusur ehliyeti bulunmayan sözgelişi akıl hastalığı olduğu için reşit olmayan kişi, bir bina eseri ya da diğer yapı eseri sahibi ise, yapı eserinde var olan yapımdaki bozukluk ya da bakımındaki eksiklik nedeniyle sorumlu tutulabilecektir. Bina ve diğer yapı eseri sahibinin sorumlu tutulabilmesi için kusuru aranmasa da, aynı zamanda failin kusuru da varsa, bu kusur ek kusur olarak göz önünde tutulacağından, bu kişi illiyet bağını kesen sebeplerden yararlanamayacağı gibi, tazminat miktarının takdirinde de, bu kusur göz önünde tutulmakta, zarar görenin ortak kusuru tazminattan indirim sebebi olarak değerlendirilmemektedir. Keza birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu tutulması halinde, kusursuz sorumlu kişi diğer sorumlulardan rücu talebinde bulunamayacaktır.[30]
Bu sorumluluğun koşullarından ilki, bir binanın ya da diğer yapı eserinin bulunması gerekliliğidir. TBK.’nun 69. Maddesi, “yapı malikinin sorumluluğunda”, iki tür yapının olabileceğini öngörmüş olup, bunlar “bina veya diğer yapı eserleri”dir. Buradaki binanın ne olduğu belirgindir. Bunun dışındaki tüm yapılar ise, “diğer yapı eserleri” olarak nitelendirilmektedir.
Bina, kişilerin barınma ya da korunma amacıyla toprağa bağlı olarak yaptıkları, etrafı çevrili genellikle de, üstü örtülü olan sabit yapılar olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada, bina sahibinin sorumluluğu, yapım bozukluğuna dayandırıldığından, bina henüz tamamen bitmemiş ise, yapı malikinin sorumluluğunun söz konusu olmadığı kabul edilmektedir. Bina dışındaki tüm yapıların diğer yapı eserlerine dahil olacağı, bunların toprağa doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bağlı bulunan insan eliyle yapılmış bina dışında kalan yapılar olduğu söylenebilir. Diğer yapı eserlerinin taşınmaz olması mümkün olduğu gibi, taşınır varlıklar da gerekli koşulları taşıyor ise, diğer yapı eserleri olarak nitelendirilmektedir. Şu halde, bir yapının diğer yapı eseri sayılabilmesi bazı koşulların mevcudiyetine bağlıdır. Bunlar, sabit ve toprağa bağlı olma unsurudur.
Örneğin, elektrik ve telefon direkleri, doğal gaz boruları, alt ve üst geçitler gibi, diğer yapı eserleri toprağa bağlı olma unsuruna girmektedir. Bir başka unsur ise, bu yapıların insan eliyle yapılmış olmasıdır. Örneğin, yaya kaldırımları bağlantı köprüleri gibi.
Yalnız doğal olarak yetişmiş ağaçlar ve doğal yapılar buraya girmeyecektir. Bir diğer unsur ise, yapı maliki ya da intifa ya da oturma hakkı sahibinin bulunması gerekliliğidir. Tapuya tescilli olan taşınmazların yapı malikinin belirlenmesi kolaylıkla mümkün iken, diğer yapı eserlerinin taşınır olanlarının maliklerinin belirlenmesinin güç olduğu açıktır. Bu husus her türlü delil ile kanıtlanabilecektir.
Belirtmeliyim ki, oturma ve intifa hakkı sahipleri de, binanın bakımındaki eksikliklerden doğan zararlardan malik ile birlikte sorumlu olacaklardır.
Gelgelelim, 4721 sayılı TMK’nun 794 ve 795. Maddelerinde intifa hakkının konusu ve kurulması ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Yine oturma hakkı da, aynı Kanun’un 823. Maddesinde düzenlenmiş olup, düzenlemeye göre:
“Oturma hakkı, bir binadan veya onun bir bölümünden konut olarak yararlanma yetkisi verir.
Oturma hakkı, başkasına devredilemez ve mirasçılara geçmez.
Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, intifa hakkına ilişkin hükümler oturma hakkına da uygulanır.” Aynı Kanun’un “Oturma hakkının kapsamı” Başlıklı 824. Maddesinde ise;
“Oturma hakkının kapsamı, genel olarak hak sahibinin kişisel ihtiyaçlarına göre belirlenir.
Oturma hakkı sahibi, hakkın şahsına özgülendiği açıkça belirtilmedikçe, bina veya onun bir bölümünde ailesi ve ev halkı ile birlikte oturabilir.” Biçiminde bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu düzenleme gereğince, oturma hakkı sadece taşınmaz mallar yönünden söz konusu olabilecektir. Ne var ki, ayni hak niteliği taşıyan intifa ve oturma hakkı sahipleri, yapı eserlerinin bakımındaki eksikliklerden doğan zararlardan TBK’ nun 69. Maddesinin 2. Fıkrası gereği malikle birlikte müteselsilen sorumlu olacaklardır. Bu arada kat mülkiyeti sahiplerinin ortak yerlerin bakımından ya da, yapımlarındaki bozukluklardan payları oranında, elbirliği mülkiyetinde ise, tüm maliklerin tamamının müteselsilen sorumlu oldukları belirtilmelidir.[31] [32]
Yukarıda bina ve diğer yapı eserleri malikinin sorumluluğunun yapım bozukluğu ya da bakım eksikliğinden kaynaklandığı açıklanmıştı. Bu bakımdan bina malikinin kusurunun bir önemi yoktur. Ayrıca, bina ya da diğer yapı eserinin 3. kişiler tarafından yapılmış olması bina malikinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
TBK.’nun 69. Maddesinde belirtilen sorumluluk hallerinden ilki, binada var olan yapım bozukluğudur.
“Binanın yapım bozukluğu, bina veya diğer yapı eseri yapımı izne tabi olduğu halde, bu izin alınmadan ya da izin alınmasına rağmen iznin amaç ve kapsamına aykırı olarak yapılmış, izin verildikten sonra yapı değiştirilmiş, ayıplı ya da bozuk yapılmışsa, yapım bozukluğu unsuru gerçekleşmiş olacaktır. Sözgelişi, kaçak yapılar, kaçak olarak yapıdaki değişiklikler, ilaveler, mühürlendiği halde kullanıma açma, yapı bozukluğuna birer örnektir.[33] Yapım bozukluğu, yetkililerin hukuka aykırı işlem yapmaları ve izin vermelerinden kaynaklanmış; bina veya diğer yapı eseri sahibi bunu biliyor ve bu hukuka aykırılık onun davranışından kaynaklanıyor ise, zararın doğumunda aynı zamanda ek kusuru olduğundan yapı maliki bu durumda ek kusurundan da sorumlu olacak, kurtuluş kanıtı getiremeyecektir. Örneğin, A Belediyesi İmar Daire Başkanlığından hatır ya da bir çıkar karşılığında imar yapı izni alınması; ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olduğu halde yapı kullanım izni alınması gibi hallerde yapı malikinin kusursuz sorumluluğu yanında ek bir kusur sorumluluğu da mevcuttur. [34] Burada, yapı maliki ile Kanun’a aykırı olarak yapılan yapıya izin veren belediye imar yetkilileri de, doğan zarar nedeniyle müteselsilen sorumlu olacaklardır.
Kanun’da yer alan bakım eksikliği de, yine yapı malikinin sorumluluğu kapsamındadır. Buna ek olarak, yukarıda da değinildiği gibi, bakım eksikliğinden malik ile birlikte intifa ve oturma hakkı sahipleri de sorumludur. Bina veya diğer yapı eserleri zaman içerisinde eskidiğinden, doğal olarak başkaları için zarar tehlikesi yaratabilmektedir. Yeni bir bina ya da diğer yapı eserinin “bakım eksikliği” nedeniyle zarara yol açma ihtimali çok sıklıkla görülmez. Bu nedenledir ki, bina veya diğer yapı eseri malikinin kusursuz sorumluluğu bilhassa eskiyen bina ve diğer yapı eserleri için önem taşımaktadır. Bu itibarla, bina veya diğer yapı eseri malikinin bu tür yapıları devamlı olarak denetleme, eskiyen parçaları değiştirme sorumluluğu esastır. Belirtilmelidir ki, bina veya diğer yapı eserlerinin tehlikelilik dereceleri arttıkça bakım yükümlülüğü ve güvenlik önlemi alma zorunluluğunun da arttığı bir gerçektir.
Yapı malikinin sorumluluğunun doğabilmesinin önemli bir koşulu da, illiyet bağını kesecek nedenlerin bulunmamasıdır. Bina ve diğer yapı eseri sahibinin kusursuz sorumluluğunda dikkat ve özen ilkesine dayanan diğer kusursuz sorumluluk hallerinden farklı olarak kurtuluş kanıtı getirme olanağı bulunmasa da, bina ve diğer yapı maliki, haksız fiilin diğer koşullarının bulunmadığını, özellikle illiyet bağını kesen sebeplerin mevcudiyetini kanıtlamak suretiyle sorumluluktan kurtulabilecektir. Yani, bina ve diğer yapı eseri maliki, mücbir sebep, zarar görenin veya 3. Kişinin ağır kusurunun zararın oluşmasına neden olduğunu kanıtladığı takdirde, sorumluluktan kurtulabilecektir. Örneğin, 6 Şubat depreminde yıkılan bir bina mevcuttur. Söz konusu binanın enkazında kalan onlarca kişi ya hayatını kaybetmiş; ya da yaralanmıştır. Bina maliki, kendisinin bu binayı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayanarak bir yükleniciye verdiğini, yüklenicinin bu binayı yaparken imar plânına, fen, sanat ve sağlık kurallarına uymadan söz konusu binayı inşa ettiğini, bu zararın oluşmasında yüklenicinin ağır kusuru bulunduğunu kanıtladığı takdirde sorumluluktan illiyet bağının kesilmesi sebebiyle kurtulmuş olacaktır.
Bunun dışında bina ve diğer yapı eseri maliki, kusuru olmasa da, kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince doğan zararlardan sorumludur. Elbette ki, yapı maliki, tazmin ettiği bu zarar nedeniyle kusurlu 3. Kişilerden rücu hakkına sahiptir. Mamafih, “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 69. Maddesinin 3. Fıkrasında açıkça;
“Sorumluların, bu sebeplerle kendilerine karşı sorumlu olan diğer kişilere rücu hakkı saklıdır.” Denilmek suretiyle, bina ve diğer yapı eseri malikinin rücu hakkının bulunduğunu açıkça öngörmüştür.
Az yukarıda da açıklandığı üzere, yapı maliki, sözleşme ilişkisi içinde bulunduğu yükleniciden ya da, binayı denetleyen yapı denetim firmasından zarar görene ödediği tazminat miktarını rücu edebilecektir. Keza, zararın doğumuna bina ve diğer yapı eseri sahibiyle sözleşme akdeden kira, intifa, oturma hakkı sahipleri neden olmuş ise, zararı tazmin eden yapı maliki, bu kişilere karşı açacağı bir dava ile aradaki sözleşme hükümlerine göre rücu hakkını kullanabilecektir. Bir başka ihtimalde de, zarar görenin ağır kusuru nedeniyle, meydana gelen depremden dolayı bina yıkıldığı için bina içerisinde oturan kişilerin zarara uğramaları söz konusu olmuş ise, bu durumda bina ve diğer yapı eseri malikinin sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Örneğin, binada oturma hakkı sahibi binanın kolon ve kirişlerini kesmiş; bu bina deprem nedeniyle yıkılmış ve bu bina sakinleri zarar görmüş ise, burada yapı maliki değil, ağır kusuru olan zarar gören sorumlu olacaktır. Zira bu olayda illiyet bağı kesilmiştir. [35]
Yasa koyucu “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 70. Maddesinde, bina ve diğer yapı eserlerinin tehlike oluşturması nedeniyle bunların sahiplerinden tehlikeyi gidermeyi talep etme hakkına yer vermiştir. Nitekim, “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 70. Maddesine göre:
“Bir başkasına ait bina veya diğer yapı eserlerinden zarar görme tehlikesiyle karşılaşan kişi, bu tehlikenin giderilmesi için gerekli önlemlerin alınmasını hak sahiplerinden isteyebilir.
Kişilerin ve malların korunması hakkındaki kamu hukuku kuralları saklıdır.”
Bu düzenlemede, “tehlikenin giderilmesi” davasının özel bir uygulaması söz konusudur. Yani, bir yapıda var olan zarar tehlikesi, yapı maliki tarafından talep edilmesine rağmen, giderilmediği takdirde, borca aykırı bir davranış söz konusu olacağından, TBK.’nun 113. Maddesindeki düzenlemeden yararlanmak suretiyle;
“bir şeyin yapılmasına ilişkin borcun yerine getirilmemesi nedeniyle masrafı borçluya ait olmak üzere, borcun kendisi tarafından ifasına izin verilmesini isteme hakkı”dır.[36] [37] [38]
B/b) Yapı Denetim Kuruluşlarının Sorumluluğu
Ülkemizde daha önce yaşanan 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinden sonra bu tür doğal afetlere karşı daha sağlam ve doğal afetlere dayanıklı yapıların yapılması amacıyla, önce 595 sayılı Yapı Denetimi hakkında Kanun Hükmünde Kararname yayınlanmış; Bu kararnamenin Anayasa Mahkemesince iptali üzerine, 4708 sayılı “YAPI DENETİMİ HAKKINDA KANUN” kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur. Bu Kanun’un 1 ve 2. Maddelerinde düzenlemenin amacı ve kapsamı belirtilmiş; bazı kavramlar tanımlanmış; 3. Maddesinin 2, 3, ve 4. Fıkralarında yapılar nedeniyle sorumluluk konusunda bazı hükümlere yer verilmiştir. Buna göre:
“Yapı denetim kuruluşları, denetçi mimar ve mühendisler, proje müellifleri, laboratuvar görevlileri ve yapı müteahhidi ile birlikte yapının ruhsat ve eklerine, fen, sanat ve sağlık kurallarına aykırı, eksik, hatalı ve kusurlu yapılmış olması nedeniyle ortaya çıkan yapı hasarından dolayı yapı sahibi ve ilgili idareye karşı kusurları oranında sorumludurlar. Bu sorumluluğun süresi yapı kullanma izninin alındığı tarihten itibaren yapının taşıyıcı sisteminden dolayı 15 yıl, taşıyıcı olmayan diğer kısımlarında ise, 2 yıldır.
Yapıda, yapı kullanma izni alındıktan sonra, ilgili idareden izin alınmadan yapılacak esaslı tadilattan doğacak yapı hasarından, izinsiz tadilat yapan sorumludur. Yapı denetim kuruluşu yazılı ihtarına rağmen yapı sahibi tarafından önlemi alınmayan, parsel dışında meydana gelen ve yapıda hasar oluşturan yer kayması, çığ düşmesi, kaya düşmesi ve sel baskınından doğan hasarlardan sorumlu değildir.
Yapı denetim kuruluşlarının yöneticileri, ortakları, denetçi mimar ve mühendisleri ile proje müellifleri, laboratuvar görevlileri ile yapı müteahhidi, bu Kanun’un uygulanmasından dolayı ortaya çıkan yapı hasarından sorumludur.”
Kanun koyucu bu düzenlemesiyle 595 sayılı KHK ile getirilen kusursuz sorumluluk ilkesini terk ederek, kusur esasına dayanan sorumluluğu öngörmüştür. Yani, Bu Kanun’un 3. Maddesinin 2. Fıkrasında, açıkça, yapıların fen, sanat ve sağlık kurallarına aykırı, eksik, hatalı ve kusurlu yapılmış olması nedeniyle, yapı denetim kuruluşlarının, denetçi, mimar ve mühendisleri, proje müellifi, laboratuvar görevlileri ve yapı müteahhitleri ile birlikte yapı sahibi ve ilgili idareye karşı kusurları oranında sorumlu olacaklarını öngörmüştür. Bir başka nokta da, bu düzenleme, yükümlü saydığı bu kişileri, kusurları oranında sorumlu tutmuştur. Peki, bu sorumluluğun türü ne olacaktır? Düzenlemede bu sorunun yanıtı verilmiş değildir. Oysaki, Borçlar Kanun’unda müteselsil sorumluluk, ya sözleşmeden, ya da, Kanun’dan doğabilir. Kanun’da açıkça öngörülmediği sürece, birden fazla kişinin sorumluluğunda, kısmi sorumluluk geçerlidir. Bu genel ilkeden hareket ettiğimizde, 4708 sayılı Kanun’un 3. Maddesinin 4. Fıkrasında, sözü edilen kişilerin sorumlulukları ancak kusurları oranında bir kusur sorumluluğu olarak değerlendirilebilecektir.[39]
Yukarıda yapılan bu tespit ve açıklamalar ışığında 10 Şubat 2023 tarihinde 10 ilimizde meydana gelen deprem felaketinde oturdukları meskenin yıkılması nedeniyle zarar gören engelli kişiler, ya zarar veren kişilerin kusuru nedeniyle, ya da yapı malikinin sorumluluğuna dayanarak zararlarının tazminini talep edebileceklerdir. Buna ek olarak 4708 sayılı “YAPI DENETİMİ KANUNU” hükümlerine göre de, yapı denetim kuruluşlarından da belli kurallar çerçevesinde zararlarının tazminini isteyebileceklerdir. Zira, meydana gelen deprem felaketi öncesinde, 10 ilimizde imar plânına, fen, sanat ve sağlık kurallarına aykırı bir bina inşa edilmiştir. Deprem öncesinde zaten bir engeli olan kişiler deprem sonrasında oturdukları meskenlerin yıkılması sonucu ikinci bir engele maruz kalmışlar, hayatlarını zaten engellilikleri nedeniyle zorlukla yürüten bu kişiler maruz kaldıkları ikinci engelleri nedeniyle yaşamları adeta kabusa dönmüştür. Velev ki, kusurlu kişiler ya da yapı maliki, zarar gören sıfatıyla kendilerinin ağır kusurlu olduklarını bu nedenle illiyet bağının kesildiğini, ya da 3. Kişinin ağır kusuru nedeniyle illiyet bağının kesildiğini kanıtlamış olmasın.
C) ZAMANAŞIMI
Sorumluluk hallerinden söz ettikten sonra kusura dayalı ya da kusursuz sorumluluk hallerinde meydana gelen zararın hangi süre içerisinde talep edilebileceği hususu da oldukça önemlidir. Bu konuda 6098 sayılı “TÜRK BOÇLAR KANUNU’NUN 72. maddesi oldukça sade ve yalın bir düzenleme getirmiş bulunmaktadır. Mamafih, TBK.’nun 72/1. Maddesi;
“Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Ancak, tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır.” biçiminde açık bir düzenleme içermektedir. Bu düzenleme incelendiğinde iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1) Zarar görenin zararı öğrenmesi,
2) Zarar görenin tazminat yükümlüsünü öğrenmesi,
Zarar gören tazminat yükümlüsünü öğrenmiş olmasına rağmen, zararını tam olarak tespit edememiş ise, zaman aşımı koşulu gerçekleşmeyecektir. Yine zarar gören zararını öğrenmiş olmakla birlikte tazminat hükümlüsünün kim olduğunu tespit edememişse, zaman aşımı süresinin dolmasından söz edilemeyecektir.
Örneğin 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem felaketinde oturduğu meskeni yıkılan kişinin zararı bu tarihte meydana gelmiş olacağından tazminat hükümlüsünü de biliyor ise zaman aşımı süresi 06.02.2023 tarihinden itibaren başlayacaktır.[40] Ne var ki, 120 sayılı Cumhur Başkanlığı Kararnamesine göre dava açma süresi deprem yerinde ofisleri olan avukatlar için 2 ay ve deprem yerleri dışında ofisleri olup da, deprem bölgelerinde davası olan avukatlar için 1 ay uzamış olup, bu durumda dava süresi 6 Nisan tarihine kadar uzamış olacaktır. Lakin, mevzuat koyucu isabetsiz biçimde her nedense, zamanaşımı süresinin dolmasına ilişkin bir düzenleme yapma gereği duymamıştır.
IV. SÖZLEŞMEDEN DOĞAN SORUMLULUK
Deprem nedeniyle yıkılan binalar bakımından özellikle iki tür sözleşmeden söz etmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi satım sözleşmesidir.
Taşınmaz satım sözleşmesine göre mesken satın alan kişiler satıcının ayıp nedeniyle sorumluluğuna dayanarak zararlarının tazminini talep edebileceklerdir. Mamafih, 6098 sayılı “TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun “AYIPTAN SORUMLULUK” Başlıklı 219. Maddesinde;
“Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur. Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.” Biçiminde açık bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu kural ile ayıp hem tanımlanmış; hem de, hangi hallerin ayıplı ifa kapsamına girdiği belirlenmiştir. Bu düzenlemenin Her ne kadar taşınır satışlarını ilgilendirdiği düşünülse de, aynı Kanun’un 246. Maddesinde yer alan;
“Taşınır satışına ilişkin kurallar, kıyas yoluyla taşınmaz satışında da uygulanır.” Biçimindeki kural gereğince, taşınmaz satımında da TBK.’nun 219. Maddesinin uygulama kabiliyetinin bulunduğu açıktır.
Alıcı deprem felaketinde oturduğu meskenin yıkılmasından dolayı uğradığı zararı tazmin edebilmesi için öncelikle TBK.’nun 227. Maddesinin 1. Fıkrasının 1 numaralı bendi uyarınca, sözleşmeden dönme hakkını kullanmalıdır. Alıcının dönme seçeneğini kullanması ona Kanun tarafından tanınmış en doğal bir haktır.
Alıcı sözleşmeden dönme hakkını kullandığından, satıcıdan menfi zarar talebinde de bulunabilecektir.
Alıcının meydana gelen deprem felaketi nedeniyle oturduğu meskeni yıkılmamış fakat meskende oturulması için önemli bir tadilat yapılarak mesken oturulabilir hale getirilmiş olsa bile satıcıya karşı sözleşmeden dönme hakkını kullanabilecektir.
Alıcı deprem felaketi nedeniyle uğradığı zararları Kanun’un öngördüğü zamanaşımı süresi içerisinde talep etme hakkına sahiptir. Peki, bu süre ne kadardır? Zamanaşımı süresi ne zaman başlayacaktır?
Bu soruların yanıtını, TÜRK BORÇLAR KANUNU”nun 244. Maddesinin 3. Fıkrası vermektedir. Anılan düzenlemeye göre:
“Bir yapının ayıplı olmasından doğan davalar, mülkiyetin geçmesinden başlayarak beş yılın ve satıcının ağır kusuru varsa yirmi yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.” Demek oluyor ki, alıcı satılan taşınmazın mülkiyetinin kendisine geçmesinden itibaren 5 yılın ve satıcının ayıp nedeniyle kusurunun ağır olması halinde 20 yılın geçmesiyle ayıptan doğan sorumluluk nedeniyle uğradığı zararın tazminini talep edememektedir. Zira, deprem felaketinde satıcının ağır kusuru olduğundan buradaki süre 20 yıl olarak uygulanacaktır. Ne var ki, bu süre, Yasa koyucu tarafından mülkiyetin geçtiği tarihten itibaren 20 yıl olarak belirlenmiştir. Bu durumda 06 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem felaketinden dolayı satıcının satın aldığı dairenin yıkılmasından sonra maruz kaldığı zararı satıcının ayıptan sorumluluğuna dayandırabilmesi için, satın aldığı dairenin mülkiyetinin kendisine 06.02.2003 tarihinde geçmiş olması gerekmektedir. Aksi halde, bu tarih öncesinde satın alınan meskenler yönünden, satıcının ağır kusuru olsa bile alıcı satıcının ayıptan doğan sorumluluğuna dayanarak herhangi bir talepte bulunması mümkün olamasa da, kanımızca, alıcı haksız fiil hükümlerine göre uğradığı zararı talep edebilecektir. Burada hakların yarışmasının söz konusu olması gerekeceği düşüncesindeyim.
Sözleşmeden doğan sorumluluk bakımından söz edilmesi gereken bir başka sözleşme türü de eser sözleşmeleridir. Bu sözleşme türünde de özellikle ayıplı ifa nedeniyle yüklenicinin sorumluluğu gündeme gelmektedir. Söz gelişi, arsa payı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin inşa ettiği bir binanın yıkılması halinde arsa sahibinin uğradığı zararı yükleniciden talep etmesi mümkündür. Nitekim 6098 sayılı TBK ’nun 474. Maddesinde yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumlu olduğu, arsa sahibinin eseri teslim alır almaz, teslim aldığı eseri gözden geçirme yükümlülüğü bulunduğu, gerekirse bu kontrolü bilirkişi marifetiyle de yapması gerektiği açıkça kurala bağlanmıştır. Bir yapı eserinin deprem nedeniyle zarar görmesi eserin teslimi anında kolayca anlaşılamayabilecektir. Bu bakımdan kanımızca arsa sahibi teslim aldığı yapı eserini gözden geçimiş olsa bile ilk bakışta yapı eserinde ki ayıbı anlayamaz. Bu itibarla, burada bir gizli ayıp söz konusudur.
Deprem nedeniyle arsa sahibinin yükleniciden teslim aldığı yapı eseri yıkılmış ise arsa sahibinin TBK ‘nun 475/1 - 1 Maddesine göre sözleşmeden dönme hakkını kullanarak uğradığı zararı yükleniciden talep etmesi mümkün olabileceği gibi, bu nedenle ortaya çıkan menfi zararını da talep etmesi mümkündür. Nitekim, TBK ‘nun 475/2 maddesinde iş sahibinin genel hükümlere göre tazminat hakkının saklı olduğu açıkça kurala bağlanmıştır. Öte yandan, 6098 sayılı TBK ‘nun 478. Maddesine göre:
“Yüklenici ayıplı bir eser meydana getirmişse, bu sebeple açılacak davalar, teslim tarihinden başlayarak, taşınmaz yapılar dışındaki eserlerde iki yılın; taşınmaz yapılarda ise beş yılın ve yüklenicinin ağır kusuru varsa, ayıplı eserin niteliğine bakılmaksızın yirmi yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.” Bu kuraldan hareketle bir yapı eserinin deprem nedeniyle yok olması yüklenicinin ağır kusurundan kaynaklanmış ise iş sahibi, yapı eserini teslim aldığı tarihten itibaren 20 yıllık süre içerisinde yükleniciye karşı zararının tazmin edilmesini talep edebilecektir. Örneğin, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem felaketinde arsa sahibinin konutu yıkılmış olsun; şayet arsa sahibi arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayalı olarak konutunu 20 Şubat 2003 tarihinde teslim almış ise bu durumda teslim tarihinden itibaren 20 yıllık süre dolmadığı için arsa sahibinin yükleniciden deprem felaketi nedeniyle konutu yıkıldığı için ortaya çıkan zararını 20 Şubat 2023 tarihine kadar tazmin etme imkanına sahip olduğu; hatta, 120 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre dava açma süresi deprem bölgesinde ofisi olan avukatlar için 2 ay uzadığından, 6 nisan 2023 tarihine kadar zararının tazminini talep edebilecektir. Az yukarıda da değinildiği üzere, mevzuat koyucunun zamanaşımı süresi konusunda bir düzenleme yapmamış olması, deprem nedeniyle zarar görenlerin mağduriyetine yol açabilecektir.
V. SONUÇ
Hiç kuşku yok ki, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem felaketinde pek çok insan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmış; evsiz kalmıştır. Herkes için büyük mağduriyetlere yol açan deprem felaketinde engelli yurttaşlarımızın uğradığı mağduriyet normal bireylere oranla daha fazladır. Özellikle, deprem sonrasında barınma dahil birçok gereksinim engelli yurttaşlarımız tarafından büyük ölçüde karşılanamamıştır. Meydana gelen deprem felaketinde depremzede engellinin birden fazla engelinin oluştuğu bu durumda yaşamının adeta bir kabusa döndüğü bir gerçektir. O halde yapılması gereken iş doğal afetler öncesinde engellilere yönelik tedbirlerin tavizsiz uygulanmasıdır.
KAYNAKÇA
Kitaplar
1- Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Prof. Dr. Turgut TAN, İdare Hukuku Genel Esaslar, Cilt-1, 10. Bası, 2014
2-Prof. Dr. Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2017
3-Prof. Dr. Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2021
4-Prof. Dr. Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2014
5-Turgut UYAR, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Cilt-1, 2012
Makaleler
1-Afet ve Risk Dergisi 5(1), 2022 (61 – 77) Journal of Disaster and Risk 5(1) 2022 (61- 77 E-ISSN:2636- 8390 DOI: 10. 35341/afet.1078869 Deprem özelinde Engelli bireylere Duyarlı Afet Yönetimi Modeli Ahmet Türk
Uluslararası Belgeler
1-Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına Dair sözleşme
2-Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 1984 tarihli doğal afetlere ilişkin tavsiye kararı
Kanunlar
1-1982 tarih ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
2-1961 tarihli Mülga Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
3-2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu
4-6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu
5-4721 sayılı Türk Medeni Kanunu
6-4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun
7-634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu
8-3194 sayılı İmar Kanunu
Kararnameler
1-595 sayılı Mülga Yapı Denetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname
2-120 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi
Yönetmelikler
1-Türkiye Deprem Yönetmeliği
İçtihatlar
1-Anayasa Mahkemesinin 18.02.1985 günlü, 1984/9 E., 1985/4 K. sayılı kararı
2-Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 2000/401 E., 2000/938 K. sayılı kararı
3-Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 18.02.2016 tarih, 2015/2933 E., 2016/326 K. sayılı kararı
4-Danıştay 12. Dairesinin 29.01.1966 tarih 1965/3326 E., 1966/231 K. sayılı kararı
5-Danıştay 12. Dairesinin 05.10.1966 tarih 1966/769 E., 1966/2715 K. sayılı kararı
6-Danıştay 12. Dairesinin 17.06.1976 tarih, 1975/2287 E., 1976/1466 K. sayılı kararı
7-Danıştay 10. Dairesinin 13.10.1993 tarih 1992/3372 E., 1993/3777 K. sayılı kararı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
1-Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2003/4-603 E., 2003/594 K. sayılı kararı
[1] Avukat, Ankara Barosu.
[2] BAKINIZ, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 2000/401 E., 2000/938 K. sayılı kararı
[3] İDARE HUKUKU CİLT I. GENEL ESASLAR GÜNCELLEŞTİRİLMİŞ 10. Bası ANKARA 2014 TURHAN KİTAPEVİ PROF. DR. A. ŞEREF GÖZÜBÜYÜK PROF. DR. TURGUT TAN
[4] GÖZÜBÜYÜK- TAN İDARE HUKUKU GENEL ESASLAR cilt I. Sahife: 742
[5] GÖZÜBÜYÜK- TAN İDARE HUKUKU GENEL ESASLAR cilt I. Sahife: 742
[6] GÖZÜBÜYÜK- TAN İDARE HUKUKU GENEL ESASLAR cilt I. Sahife: 742
[7] GÖZÜBÜYÜK- TAN İDARE HUKUKU GENEL ESASLAR cilt I. Sahife: 743
[8] Danıştay 12. Dairesi 17.06.1976 gün, 1975/2287 E., 1976/1466 K. sayılı kararı
[9] Gözübüyük, “Bu açıdan Danıştay kararlarında kullanılan deyimler yönünden tutarsızlıkların dikkati çekmekte olduğu görüşündedir.”
[10] Gözübüyük – Tan idare hukuku genel esaslar Ankara 2004 sahife 750 - 751
[11] Gözübüyük – Tan sahife 751
[12] BKZ. Gözübüyük – Tan İdare Hukuk Genel Esaslar sahife 753
[13] Afet ve Risk Dergisi 5(1), 2022 (61 – 77) Journal of Disaster and Risk 5(1) 2022 (61- 77 E-ISSN:2636- 8390 DOI: 10. 35341/afet.1078869 Deprem özelinde Engelli bireylere Duyarlı Afet Yönetimi Modeli Ahmet Türk
[14] PROF. DR. Ahmet M KILIÇOĞLU borçlar hukuku genel hükümler 21 bası Ankara 2017 sahife 360 ve devamı
[15] Ayrıca, PROF DR. Fikret Eren Borçlar Hukuk Genel Hükümler 16. Bası sahife 490 VD.
[16] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku 21. Bası 2017 sahife 364
[17] KILIÇOĞLU Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 364 -403 VD.
[18] Eren Borçlar hukuku genel hükümler 2014 Ankara sahife 516 – VD.
[19] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 404 – 405 VD.
[20] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 406
[21] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 406
[22] Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 574 VD.
[23] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 407
[24] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 409
[25] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 409 VD.
[26] Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 578 - 581
[27] Turgut Uyar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi Cilt 1 madde 1 – 236 Sahife 396 - 517
[28] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 412 - 419
[29] Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 614 VD
[30] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 451-453
[31] Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife, 643 - 650
[32] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 451- 458
[33] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 459
[34] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 459
[35] Uyar 6098 sayılı TÜRK Borçlar Kanunu Şerhi Cilt 1 Sahife 511 - 517
[36] Kılıçoğlu Borçlar hukuku Genel Hükümler sahife, 459 - 462
[37] Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 651 - 667
[38] Uyar 6098 sayılı TÜRK Borçlar Kanunu Şerhi Cilt 1 Sahife 519
[39] Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler sahife 462 - 464
[40] YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 2003/4-603E., 2003/594K.