Engelliler Hakkında Kanun'a Yapıbozumsal Bir Bakış (Hüseyin VAROL)

Cu, 07/21/2023 - 19:27 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

ENGELLİLER HAKKINDA KANUN’A YAPIBOZUMSAL BİR BAKIŞ

 

Avukat Hüseyin VAROL

 

GİRİŞ

Bu yazımızda 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’u inceleyeceğiz. İncelemeyi yaparken kanun maddelerini şerh etmek yerine tümel olarak kanun koyucunun bakış açısını ortaya koymaya çalışacağız.. Bunu yaparken de yapıbozum kavramını Derrida’dan ödünç alıyoruz. Bu yazı engelli haklarını kendine odak olarak belirlemiş bir süreli yayım olan Yarasa Hukuk Dergisi için hazırlanmıştır. Dolayısıyla yapıbozum nedir diye üzerine külliyat inşa edilmiş bir tartışmaya girme niyetinde değiliz. Amacımız bu kavramın karşılığını da sağlamak değildir. Ancak bu kavramdan mülhem kanun’u analiz etmek; ters düz etmektir. Bunu yaparken de insafsızlık etmek gibi bir niyetimiz olmadığını, 5378 sayılı Kanun’un varlığının önemini yatsımadığımızı da belirtmek isteriz. Amacımız eksik, yanlış gördüğümüz hususları fikri bir tutarlılık içerisinde savunarak eleştirilerimizi ortaya koymak, sonrasında da önerilerimizi sunarak yapıcı bir eleştiri yapmaktır. Bu yazıdaki düşüncelerimizi ortaya koyarken engellilik modellerinden hak temelli modele kendimizi yakın saydığımızı, bu pozisyondan düşüncelerimizi serdedeceğimizi peşinen ifade edelim.

Yazı kapsamındaki açıklamalarımıza geçmeden sistematiğimize kısaca değinelim. Umulur ki okuyucu zihninde şemanın oluşmasına faydalı olur. Yazımız iki ana bölümden oluşmaktadır: Tespitler ve eleştiriler. İlk bölümde Kanun’a dair tespit ettiğimiz ve altı başlık altında sistematize ettiğimiz eleştirilerimizi gerekçeleriyle ortaya koymaya çalışacağız. İkinci kısımda ise tespit ve eleştirilerimizi karşılar nitelikte somut önerilerimizi ortaya koyacağız.

 

I. TESPİTLER VE ELEŞTİRİLER

a. Genel Geçer

Kanun sistematiği ve madde metinleri incelendiğinde ilk söylenebilecek şey düzenlemelerin yetersiz, genel geçer nitelikte olduğudur. Zira Kanun incelendiğinde Türkiye’deki engellilik bazlı sorunlara şifa olabilecek tafsilatın olmadığını görüyoruz. Engelli haklarının temel kavramları ekseninde oluşturulmuş bir kanun yazınıyla karşı karşıyayız. Elbette engelli haklarının temel kavramları eksene alınmalıdır. Ancak ulusal mevzuatın amacı engelli hakları alanında ulusal üstü düzeyde ortaya konmuş kavram ve ilkeleri tekrarlamak yahut iç hukukun parçası haline getirmekle yetinmek olamaz.  Madem kanun koyucu engellilik alanında  temel bir mevzuat oluşturma yoluna gitmiştir ; ülkemizdeki sorunları ve çözüm yollarını analiz ederek temel ilkelerin hayata geçmesi için alınması gereken tedbirleri ifade eden bir kanun yazım tekniği  kanun yapma amacıyla daha bağdaşırdı. Bir an için kanunun çerçeveyi çizmesi ve ayrıntıların yönetmelik gibi alt normlarla düzenlenmesinin daha doğru olacağı, dolayısıyla yaptığımız eleştirinin haksız olduğu söylenebilir. Ama biz görüşümüzde ısrar edeceğiz. Örnek olarak ulusal üstü düzeyde bir metin olan Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi’ni örnek vereceğiz. Zira ulusal üstü bir metin olması, imzacı devletlerin kendi dinamit ve sosyoekonomik, kültürel vs. farklılıkları gibi durumlar değerlendirildiğinde daha çerçeve hükümler içermesi makul karşılanabilecek bir metindir. Ama aksine hakları engellilere tanıyan, genel geçer cümlelerle ifade eden değil hakkın engelliler açısından hayata geçmesini sağlayacak koşulları/yükümlülükleri sayan bir metindir.

Okuyucunun sağlıklı bir karşılaştırma yapması için erişilebilirliğe ilişkin Sözleşme ve Kanun hükümlerini aşağıya alıntılıyoruz:

BM EHS Md. 9/2: “2. Taraf Devletler aşağıdakileri gerçekleştirmek için de uygun tedbirleri alacaklardır:

(a) Kamuya açık veya kamu hizmetine sunulan tesis ve hizmetlere erişime ilişkin asgari standart ve rehber ilkelerin geliştirilmesi, duyurulması ve bunlara ilişkin uygulamaların izlenmesi;

(b) Kamuya açık tesisleri işleten veya kamuya hizmet sunan özel girişimlerin engellilerin ulaşılabilirliğini her açıdan dikkate almalarının sağlanması;

(c) İlgili kişilerin engellilerin karşılaştığı ulaşılabilirlik sorunlarıyla ilgili olarak eğitilmesi;

(d) Kamuya açık binalar ve diğer tesislerde Braille alfabesi ve anlaşılması kolay nitelik taşıyan işaretlemelerin sağlanması;

(e) Kamuya açık binalara ve tesislere erişimi kolaylaştırmak için rehberler, okuyucular ve profesyonel işaret dili tercümanları dahil çeşitli canlı yardımların ve araçların sağlanması;

(f) Engellilerin bilgiye erişimini sağlamak için onlara uygun yollarla yardım ve destek sunulmasının teşvik edilmesi;

(g) Engellilerin İnternet dahil yeni bilgi ve iletişim teknolojilerine ve sistemlerine erişiminin teşvik edilmesi;

(h) Erişilebilir bilgi ve iletişim teknolojileri ve sistemlerinin tasarım, geliştirme ve dağıtım çalışmalarının ilk  aşamadan başlayarak teşvik edilmesi ve böylece bu teknoloji ve sistemlere engelliler tarafından asgari maliyetle  erişilebilmesinin sağlanması.”

Kanun Md. 7: “   “Yapılı çevrede engellilerin erişebilirliğinin sağlanması için planlama, tasarım, inşaat, imalat, ruhsatlandırma ve denetleme süreçlerinde erişilebilirlik standartlarına uygunluk sağlanır.

Özel ve kamu toplu taşıma sistemleri ile sürücü koltuğu hariç dokuz veya daha fazla koltuğu bulunan özel ve kamu toplu taşıma araçlarının engellilerin erişebilirliğine uygun olması zorunludur.

Bilgilendirme hizmetleri ile bilgi ve iletişim teknolojisinin engelliler için erişilebilir olması sağlanır.”

Görüldüğü üzere Sözleşme’nin ilgili maddesi Kanun hükmünden daha ayrıntılı hükümler içermektedir. Erişilebilirliğin hayata geçmesi için yapılması gerekenleri ayrıntılı şekilde yazmaktadır. Kanun koyucudan Sözleşme’nin içermediği, Türkiye özelinde yapılması gerekenleri hüküm altına alması beklenirdi. Bu bir kenara Sözleşme’deki hükümleri dahi saymaktan imtina eden bir çerçeve hüküm görünümündedir. Bu durumda Kanun’un amacı, faydalılığı, yeterliliği bizce tartışmaya açılabilir durumdadır.

b. Kavramsal Kargaşa

Ulusal mevzuatımızda temel metin olması için çıkarılan bir kanunda engellilik ve yeti kaybı arasında bir ayrım yapılmamış olması kabul edilemez bir durumdur. Zira bu kavramsal kargaşa salt doktrinel bir tartışmaya sebebiyet vermemekte; pratik sonuçları da olmaktadır. Nasıl ki cinsiyet olarak kadın olmakla toplumsal cinsiyet açısından kadın olmak farklı şeylerse; biri biyolojik diğeri toplumsal ise yeti kaybı ile engellilik arasında da böyle bir ayrım yapılması bir zorunluluktur. Aksi durumda kişi görmüyor, yürüyemiyor, konuşamıyor vb. o nedenle x işini yapamıyor, y hizmetini alamıyor, z malını kullanamıyor noktasına bizi götürecektir. Ayrım yapılması durumunda ise evet kişi göremiyor, yürüyemiyor, konuşamıyor ama bunların mantıksal doğal bir sonucu olarak x işini yapamamasını, y hizmetini alamamasını, z malını kullanamamasını kabul edemeyiz diyebiliriz. Z malını göremeyen birinin kullanamaması o kişinin göremiyor olması değil, onu yok sayan, kapsayıcılıktan uzak  üreticinin tavrıdır sonucuna bizi götürebilecektir.

Kanun’a bakıldığında yeti kaybının engelli tanımı içerisinde verildiğini ve fakat engellilik-yeti yitimi yahut engellilik-sakatlık gibi bir ayrıma gidilmesi gerektiğinde de yeti yitimi yahut sakatlık diye bir kavramsallaştırmaya gidilmeksizin engelliliğin bunu da karşılayacak şekilde kullanıldığını görüyoruz. Kanun’un tanımlar kenar başlıklı 3. Maddesinde “c) Engelli: Fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duyusal yetilerinde çeşitli düzeyde kayıplarından dolayı topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımını kısıtlayan tutum ve çevre koşullarından etkilenen bireyi, şeklinde bir tanıma yer verildiği görülmektedir. Görüldüğü üzere tanımın başında yeti yitimi kavramına yer verilmektedir. Kanun’un 11. Maddesi ise “Yeni doğan, erken çocukluk ve çocukluğun her dönemi fiziksel, işitsel, duyusal, sosyal, ruhsal ve zihinsel gelişimlerinin izlenmesi, genetik geçişli ve engelliliğe neden olabilecek hastalıkların erken teşhis edilmesinin sağlanması, engelliliğin önlenmesi, var olan engelliliğin şiddetinin olabilecek en düşük seviyeye çekilmesi ve ilerlemesinin durdurulmasına ilişkin çalışmalar Sağlık Bakanlığınca planlanır ve yürütülür.” Demektedir. “Engelliliğin önlenmesi”, “engelliliğin şiddetinin olabilecek en düşük seviyeye”, “Sağlık Bakanlığı” ifadeleri beraberce aynı cümlede zikredildiğinde artık engellilik Kanun’un 3. Maddesindeki yeti kaybını içeren bir olgu olmanın ötesine geçerek bizzat yeti kaybı veya sakatlık yerine de kullanılıyor demek zorundayız. Bu da kanun koyucunun engellilik alanına dair bu kadar önemli bir kavram farkının ayırdında olmadığı yahut ikisini aynı gördüğü gibi bir neticeye bizi götürecektir.         

c. Eklektik

Kanun beşi geçici olmak üzere toplamda elli yedi maddeden oluşmaktadır. On yedi ile elli maddeleri arasında, Kanun’un esas gövdesini oluşturan kısım ise değişik kanunlarda yapılan değişiklik hükümlerini ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu otuz dört madde ve her Kanun’un amaç, kapsam, temel kavramlar ve ilkeler ile yürürlük ile yürütmeye ilişkin hükümleri düşünüldüğünde neredeyse ortada bir kanun metni kalmamaktadır. Şüphesiz değişik kanunlarda yapılan değişiklikleri küçümsüyor yahut yatsıyor değiliz. Yalnız kanun koyucu engellilik alanında bir temel mevzuat oluşturma iradesini ortaya koymuş ise dişe dokunur bir metin beklemek de bizim hakkımız olsa gerek. Böyle temel bir kanunun üçte ikisinin değişik kanunlarda yer alan filanca hüküm mülgadır yahut şöyle değiştirilmiştir denmesi amaç ile yapılanın örtüşmemesine neden olmaktadır. Zira kanun koyucu engellilik alanında temel bir kanun çıkarmak yerine değişik kanunlarda engellilik alanına dair değiştirilmesini düşündüğü hükümler var ise bunu bir torba kanunla pekala gerçekleştirebilirdi. Yahut bu kanunu “Engelliler Hakkında Kanun” diye nitelendirmek yerine “Türk Mevzuatının Engelli Haklarına İntibakı Kanunu” diye nitelendirseydi yapılanı daha fazla karşılardı.

Bu başlık altındaki eleştirilerimizi ilk başlık altında muhtevaya dair yaptığımız eleştirilerle beraber düşündüğümüzde eleştirimiz daha anlamlı hale gelecektir. Zira genel geçer ifadeler içermekle eleştirilen bir kanunun ana gövdesinin yalnızca başka kanunlarda değişiklikler içermesi eklektizmi bir de muhteviyatsızlık ile tahkim ettiği anlamına gelir. Bu da bizi yazının ikinci bölümündeki önerileri yapmaya mecbur bırakmıştır.          

d. Öjeni

Öjeni teorisi, 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının ıslah edilmesi anlamına gelmektedir. Temel amacı engelliler hakkında hak ve özgürlüklerin tanımlanması ve korunması olan bir kanunda devlete engelliliği önlemek diye bir görev tanımlamak bakış açısını ortaya koymaktadır. Şüphesiz burada 20. Yüzyıl başındaki gibi bir amacın olduğunu iddia ediyor değiliz. Bu bühtan olur. Ancak kanun koyucunun diline sirayet eden bir yaklaşımı faş ederken öjeninin de sızdığını anlatmaya çalışıyoruz. Burada iki temel sorundan bahsedebiliriz. Birincisi bu yazımızın başında da ifade ettiğimiz kavramsal kargaşadır. Yani Kanun’da devlete yüklenen aslında yeti kaybını önlemektir diyebiliriz. yahut yeti kaybının getirdiği haklardan mahrum kalma dolayısıyla engelliliği önlemektir diyebiliriz. Şüphesiz ikisi de devletin yükümlülüğüdür. Yeti kaybı fetişleştirilebilecek bir şey değildir. Elbette bu önlenebiliyorsa devlet önlemelidir. Bu noktada soru adı “Engelliler Hakkında Kanun” olan bir metinde yer verilmesi gereken ilk yaklaşım mıdır yoksa ikinci yaklaşım mıdır? İlki, engellilik ve yeti kaybı arasında kavramsal bir ayrım yapılmadığı da gözetildiğinde Kanun’u tıbbi bakış açısına yaklaştırmaktadır. Sözü fazla uzatmadan Kanun’un 11. Maddesini bu gözle tekraren okuyalım: “Yeni doğan, erken çocukluk ve çocukluğun her dönemi fiziksel, işitsel, duyusal, sosyal, ruhsal ve zihinsel gelişimlerinin izlenmesi, genetik geçişli ve engelliliğe neden olabilecek hastalıkların erken teşhis edilmesinin sağlanması, engelliliğin önlenmesi, var olan engelliliğin şiddetinin olabilecek en düşük seviyeye çekilmesi ve ilerlemesinin durdurulmasına ilişkin çalışmalar Sağlık Bakanlığınca planlanır ve yürütülür.” Bu maddenin tıbbi bir bakış açısını yansıttığı net olarak görülmektedir. Üstüne yeti kaybını değil, engelliliği önlemeyi Sağlık Bakanlığı’na bir görev olarak yüklemektedir. Engelliler hakkında bir kanunun amacı engelliliği bir sabite olarak kabul ederek bu özelliğe sahip vatandaşlarının haklarını koruyacak mekanizmaları düzenlemek olmalıdır. Bunu azaltılması gereken bir maraza olarak görmek olmamalıdır. Bu sebeplerle öjeninin/ayıklamanın bu kanunun diline de sirayet ettiği kanaatindeyiz.  

e. Kanun Sistematiği

Kanun’un ikinci bölümünün başlığı şu şekildedir: “Engellilik Durumu, Destek ve Bakım, Habilitasyon ve Rehabilitasyon, İstihdam, Eğitim ve Öğretim, Erişilebilirlik”.” Bu bölüm engellilik durumu kenar başlıklı bir madde ile başlamaktadır.  Bölümün ikinci Kanun’un altıncı maddesi ise bakım ve destek, akabindeki madde ise erişilebilirlik kenar başlıklıdır. Bir metin analiz edilirken öncelikler kadar olmayanlar da aslında bir tercihi bir bakış açısını dışa vurur. Anayasa sistematiği analiz edilirken bölümlerin sıralamasının önce devlet organları sonra temel hak ve özgürlükler yahut önce temel hak ve özgürlükler yahut devlet organları olması dahi bir yaklaşım farkını ortaya koymaktadır. Burada da hem bölüm adında hem de madde sıralamasında bakım ve desteğin erişilebilirliğin önüne konması engellilik, bakım, destek kelimelerinin engelli, bağımsız hareket, erişilebilirlik kelimelerinden öncelendiği ve tercih edildiği kabulüne bizi götürecektir. Öte yandan bölüm başlığının “bağımsız yaşam, erişilebilirlik, eşit katılım, ayrımcılık yasağı” olması yerine ““Engellilik Durumu, Destek ve Bakım, Habilitasyon ve Rehabilitasyon, İstihdam, Eğitim ve Öğretim, Erişilebilirlik”” şeklinde tercih ediliyorsa bu bir bakış açısını gösterecektir. Şüphesiz amacımız kanun koyucuya akıl vermek yahut bölüm başlığı adı önermek değildir. Biz bir bakış açısını, yaklaşım farkını faş etmeye çalışıyoruz. İçermedikleri ve içerdiklerinin sırasıyla da bunu ifade edebildiğimizi düşünüyoruz. Şimdi diğer başlığımıza geçebiliriz.

f. Yaptırım

Engelli hak mücadelesi alanında karşılaşılan en büyük sorun yaptırımsızlıktır. İdari para cezalarının verilmekten yahut tahsilinden imtina edilişi, yargı ve TİHEK, KDK gibi diğer ulusal insan hakları mekanizmaları kararlarının ön açıcı olmayışı, TCK 122’de yapılan değişiklikle engelliliğe dayalı ayrımcılığın ceza hukuku yaptırımına tabi olmasının imkansız hale getirilmesi gibi bir dizi sorun hakların ihlali durumunda vicdanları rahatlatacak bir hukuki mekanizmanın olmayışına bizi götürmektedir. Bu durum hak ihlallerine muhatap kitlede bir kanıksama, hak ihlalini gerçekleştirenlerde umarsız ve pervasızlık, kamu makamlarında ise kayıtsızlık sonucunu doğurmaktadır. Biz şimdi merceği inceleme konumuz olan 5378 sayılı Kanun’aa çevirelim. Geçici maddelerle ihdas edilmiş erişilebilirliğe dair yükümlülükler ve doğal bir sonucu olarak da ihlali durumundaki para cezası mekanizmalarının sürekli ertelenişi bu konuda bir ciddiyet eksikliğini net bir şekilde göstermektedir. Yapılan son erteleme de düşünüldüğünde bir hükmün hayata geçme zorunluluğunun, dolayısıyla yükümlülükleri yerine getirmeyenlerin yaptırıma tabi tutulmalarının kanunun yürürlük tarihinden yirmi bir yıl sonrasına kademeli bir şekilde ertelenmesi hukuken mütalaa edilebilecek bir şey değildir. Ertelemeye dair bu hükmün muadili bir hükmün de Türk hukukunda olduğunu biz bilmiyoruz. Erişilebilirlik başta olmak üzere engelliliğe dair yükümlülüklerin 5378 sayılı Kanun’da da yeterince önemsenmediğini bu gelişmeler gözler önüne sermektedir.

  

II. ÖNERİLER

Şüphesiz eleştirmek kolay önermek zordur. Böyle bir kolaycılığa tevessül etmeyeceğimizi peşinen ifade etmiştik. Bize göre yeni bir kanun hazırlanması gerekmektedir. Gelinen nokta, yirmi yılda meydana gelen değişiklikler, yapılan eleştiriler beraberce düşünüldüğünde 5378 sayılı Kanun’un sadra şifa olamadığı kanaatindeyiz. Bu asla bir reddi miras anlamına gelmemektedir. 5378 sayılı Kanun Türkiye’deki engelli hakları mücadelesinin majör bir adımıdır. Bu mücadeleyi ileri götürmüştür. Bu deneyimden hareketle ve fakat bu deneyimi tarihi bir köşe taşı haline getirerek önümüze bakmalıyız.

Yeni kanun hazırlanırken BM Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi gerek içerik gerek yöntemiyle bir kutup yıldızı olarak benimsenmelidir.

Genel geçer ifadeler ile yetinmek yerine tutarlı, ayrıntılı düzenlemelere yer verilmelidir. Kanun metni hukukun temel ilkeleri ve Anayasa ile insan hakları belgelerinde güvence altına alınmış hakları yinelemekle yetinmemelidir. Ülke sosyolojisi, hukuk kültürü, tarihi gözetilerek sadra şifa hükümler ihdas edilmelidir. Bu hem BM EHS var iken neden bir kanun yapılsın sorusunun da cevabı olacaktır. Nihayetinde Anayasa 90/5 göndermesiyle BM EHS iç mevzuatımızdaki kanuni düzenlemelerle çelişmesi durumunda kendisine üstünlük tanınacak durumdadır. Yalnız birçok devletin taraf olduğu bir ulusal üstü belgenin yerel dinamitleri ıskalaması ihtimal dahilindedir. İşte tam da bu noktada yeni kanun bir anlam ifade edecektir.

Tanımlar kısmından başlayarak kanunun genel sistematiğinin yeti yitimi ile engellilik arasında bir ayrım üzerine bina edilmesi gerekmektedir. Bu devrimsel nitelikte bir bakış açısının engelliliği düzenleyen temel kanuna derç edilmesi anlamına gelecektir. Kanun koyucunun bu dil üzerinden meseleyi ele alması ulusal üstü alanda da revaçtaki engellilik bakışını kanuna yansıtacaktır.

Yeni kanun hazırlanırken 5378 sayılı Kanun’da yer alan ve ana gövdeyi oluşturan değişiklik/mülga maddeleri de kanun metninden kalkacaktır. Bu da daha sistematik bir kanun metninin hazırlanmasına hizmet edecektir. Bu maddelerin olmayışının ilga eden hükmün ilga edilmesi ilga edilen ilk hükmü hukuk alemine döndürmez ilkesini de hatırlatarak dikkatlere sunalım. Dolayısıyla 5378 döneminde Türk mevzuatında yapılan intibak çabaları var olmaya devam edecektir. Bir de bunun üzerine tutarlı ve dolu bir kanun metni engelli hak mücadelesini daha ileri noktaya taşıyacaktır.

Kanun yeti yitimi ve engellilik arasında bir ayrıma gittiğinde doğal bir sonucu olarak “engelliliği önlemek” ifadesi ortadan kalkacaktır. Zira devlete “yeti yitimini önlemek” bir görev olarak yüklenebilecektir. Ancak bu da engelliliğe ilişkin hakların düzenlendiği bir kanunun işi olmayacaktır. Belki de bu durum Sağlık Bakanlığı Kanunu’na bir görev olarak eklenebilir. Engellilere ilişkin temel kanunda ise yeti kaybı bir başlangıç noktası olarak kabul edilmelidir. Toplumun yeti kaybından hareketle engellilik temelinde yapacağı olası hak ihlallerinin önleneceği devlete kanunla yüklenebilecektir.

Kanun sistematiği tasarlanırken de başlangıç hükümlerinin ardından gelen bölümde bağımsız yaşam, erişilebilirlik, hayata eşit katılım, ayrımcılık yasağı öncelikli bir bölüm olarak eklenmelidir. Bu bölüm ardından mali destekler ile diğer hükümlere sonrasında yer verilmelidir. Böylelikle yardım temelli engelli bakışından hak temelli bir bakışa geçildiği kanun sistematiği ile de gösterilmelidir.

Cebri olmayan kurala hukuk denmez. İnsanların ahlakına, örfüne, inancına bırakılan bir tutum/kural hukukun konusu olamaz. Bu konunun alandaki en büyük sorunsal olduğunu da ifade etmiştik. Elbette hukuk teorisi bakımından ceza hukuku, idari para cezası, ulusal insan hakları mekanizmalarının yaptırımları, tazminat hukuku gibi ihtimallerin tamamı gözetilerek bir tartışma yapılması gerekir. Bu mütevazi ve odağı başka olan çalışmamızda bizim bunu tartışmamız mümkün değildir. Müstakil bir çalışmayı hak edecek ölçüde önemli bir konudur. Ancak şu kadarını söyleyelim: Mutlaka ama mutlaka kanun metninde olası ihlallerin net bir yaptırıma bağlanması, bu hükümlerin uygulanmasını önleyecek mış gibi yapan değil gerçekten izleme ve denetleme yapacak mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Aksi durumda dünyanın en güzel kanunu da yazılsa lafı güzaftan ileri gidemeyecek, bir arpa boyu yol katetmemizi sağlamayacaktır. 

 

SONUÇ

Engellilik alanı insanların yoğun mücadeleleri ile bugünkü durumunu kazanmıştır. Bu kazanımların ilerletilmesi bir gerekliliktir. Zira sorunlar hala devasadır. Hukuk, alandaki sorunların tek çözüm yolu olmamakla beraber önemli bir argümandır. Bu bağlamda 5378 sayılı Kanun’a dair tümel bir bakış ile tespitler ortaya konulmaya ve bu sorunlu tespitlerin giderilebilmesi için öneriler aktarılmaya çalışıldı. Şüphesiz bu yazı naçizane bir denemeydi. Surda bir gedik açmayı hedefleyen mütevazi bir girişimdi. Umarız ki istemler, öneriler, eleştiriler artar ve bunlar ışığında ülkemizdeki engelli hak mücadelesini daha ileri noktaya taşıyacak bir kanuni düzenleme yapılır.