HUKUK DEVLETİ ILKESİNİN TAM OLARAK UYGULANABİLİR OLMASI BAKIMINDAN MEDYA’NIN GÖREV VE SORUMLULUKLARI
Sümeyye Gülnaz SALTIK
ÖZ
Hukuk devleti ilkesi, doğada var olan toplum yasaları ile, akıl ve vicdan açısından en mükemmel hukuka ulaşma çabasından bahsedilerek, birçok bakış açısından incelenmiştir. Medyanın, hukuk devletinin var oluş sürecinde; yüklendiği sorumluluklar ve yerine getirmesi gereken görevleri tek tek ele alınmıştır.
GİRİŞ
Hukuk devleti, bireyin temel hak ve özgürlüklerini koruyarak toplumun huzurunu bozacak seviyede olan politik, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırır. Bunu kanun çıkartarak yapar. Çıkardığı kanunların adalet ve etik içermesine dikkat ederek yapar. Döneme uyum sağlayamamış kanunları ise toplumun gereksinimine göre düzenleyerek geliştirir.
Adaletsiz hukuk, hukukun varoluş amacına terstir. Hukukun kökeni hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da antropolojik araştırmalar, küçük toplumların/iletişimi güçlü olan toplumların informel kurallara dayalı bir hukuk sistemi ile toplumsal hayatlarını düzenlediğini söyler. Ancak nüfusun fazla olduğu toplumlar için informel kurallar yeterli olmaz, bazı formel kurumlar yaratmak ve yazılı kurallar gerekir. Her iki toplumda da doğanın getirdiği, adaleti belirleyen ve hukuk normlarını içeren doğal yasalar mevcuttur. Bunlar;
Din Kuralları
Toplumda nesiller önceden gelmiş, dini esas alan kurallar değiştirmesi en zor olan kurallardır. Toplum, gerekmedikçe köklü değişimi sevmez. Bütün dinler temelde aynı şeyleri yasaklar. Ve yasaklanan kötüden uzaklaşmak için ödev ve sorumlulukları barındırır. Değiştirilmesi zor olduğu kadar sorgulanması da istenmez. Doğrudan ve doğuştan kabul edilir. Yaptırımları sınırlıdır ve bunlar çoğunlukla manevidir.
Anayasasını, sadece dini kurallara başvurarak düzenleyen devletler vardır. Pakistan, Afganistan, İran ve Suudi Arabistan gibi. Aynı zamanda Osmanlı Devleti, teokratik sistemle yönetildiği için dini kuralların yer aldığı ayrı bir hukuk sistemini de -Şer’i Hukuk- içeriyordu.
Ahlak kuralları
‘İyi’ ve ‘kötü’nün ayrımının sonucu olarak ahlak kuralları ortaya çıkar. Toplum genelinin değer yargılarına bakılarak yapılması veya yapılmaması gereken davranışlar bütününü içerir. Toplum oluşmaya başladığında bunları belirlemiştir, yani belirli bir ahlak anlayışının içine doğarsınız. Yaşanılan coğrafyaya, ırka, dile ve dine göre farklılık gösterebilir. Bu kuralların içinde yere çöp atmamak da vardır, verilen sözün yerine getirilmesi de. Din kurallarında olduğu gibi bu kurallara uymamanın sonucu manevidir.
Toplum, ahlak kurallarını yıktığımızda bizi ayıplar ama kurallara uymamız için zorlamaz. Toplum tarafından dışlanmayı umursamayabilirsiniz ya da kafaya takıp kendinizi yiyip bitirebilirsiniz. Yani yaptırım kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Görgü Kuralları
Aynı çevrede yaşayan kişilerin benimsediği ve kişilerin diğer insanlarla karşılaştıkları zaman takınmaları gereken tavırları, konuşma, selamlaşma, yeme içme tarzları gibi davranışları gösteren kurallardır.[1] Çoğunluğun kabul ettiği kuralı otomatik olarak biz de kabul etmiş oluruz, aynı olaya farklı tepki vermeyiz.
Yaptırım manevi olduğu için ve uyulması zorunlu olmadığı için bahsettiğim diğer iki kural da toplum düzenini sağlamakta yeterli olmamıştır.
Hukuk Kuralları
Toplumu düzenleyen en önemli ve etkili kurallardır. Amaç, insanların ilişkilerini düzenlemek, huzurlu ve güvende olmalarını sağlamak, özgürlük gibi temel haklarını muhafaza etmektir. Dolayısıyla toplumu var etmektir.
Maddi yaptırımlar olması sebebiyle, bireyler kurallara uymak zorunda olduklarını hissederler. Geneldir ve kişilik, cinsiyet barındırmaz, toplumun tamamına hitap eder. Özgürlüğü belirli ölçüde sınırlayarak aslında bireyin özgürlüğünü korur. Hukuk kuralı, olanı değil, olması gerekeni gösteren bir normdur.[2] Olması gereken hukuka ulaşmak ise nihai hedefidir.
İdeal hukuk, bir diğer adıyla doğal hukuk, akıl ve vicdanla ulaşılabilen adalet fikrine dayanan kurallardır. Hukuk, insanların koyduğu normlardan değil, doğanın yapısından ve insan aklından doğar.[3] Toplumun değişen ihtiyaçlarını adalete en uygun biçimde karşılamaya çalışır. Uygulanması gereken hukuktur.
Bu tanımlardan yararlanarak hukuk devlet ilkesini açıklayacak olursak, ideal hukuk ideolojisine yaklaşmaya çalışan, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmekle kendini yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun, bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir deriz.
Peki devletin kanun çıkarması, bu kanunların kendi Anayasasına uygun olması, kanun yapma yetkisini seçilenlerin kullanması bu devlete hukuk devleti dememiz için yeterli midir? Nazi Almanyası da hukuk devletinin çoğu özelliğini taşır ama tabii ki bir hukuk devletidir diyemeyiz. Burada bir paradoksla karşılaşıyoruz. Kendi koyduğu kurallara uyan devlet hukuk devletidir. Devletin bu konudaki sınırsız gücünü eleştiren hukuk felsefecisi Hans Kelsen şöyle demiştir: ‘Devlet, dokunduğu her şeyi hukuk haline getiren bir kral Midas’tır.’[4]
Medyanın, Hukuk Devleti İlkesinin Var Olma Sürecindeki Rolü
Hukuk devletinde var olması istenen bir sistem de kuvvetler ayrılığıdır. Yani, kanun çıkaran, uygulayan ve bu kanunlara göre yargılayan birbirinden ayrı olmalıdır. Medya, bu esnada girer devreye. Her bir Yasama, Yürütme, Yargı organını denetlemekle sorumludur. Özellikle Yargı’nın tarafsız ve bağımsız olup olmadığını gözlemler. Bunun sonucunda vatandaşı bilgilendirir. Vatandaşın vergileriyle ekonomik açıdan güçlenen bütün kuruluşların harcamalarının yerindeliği ve gerekliliği, Devletin ve Kamu Kuruluşlarının, kamu ihaleleri gibi konularda yansız davranıp davranmadığı konularını gündeme getirerek bireyi bilgilendirir.[5]
Daha iyi ne olabilir, sorusunu temel alarak eleştirir. Günümüzdeki yaşama ayak uyduramayan eski tarihli kanunların değiştirilmesi veya ne denli uymadıklarını dile getirir. Adil olmayan ve uzayan dava -veya tutukluluk- süreçlerini eleştirebilir, savcıların baskıyla açtığı ya da açması gerektiği halde açılmayan davaları duyurabilir. Bunları yaparken amacı işlerine karışmak değildir. Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin bir hukuk devletine yaraşır biçimde kimlik bulmasıdır. Bu sayede ideal hukuka ulaşmaya yardımcı olur.
Anayasamız, hukuk devleti ilkesinin bir yansıması olarak habere ulaşma ve haberi yayma özgürlüğünü içermektedir. Bilgiye ulaşmayı zorlaştıran, yasakçı zihniyetlerle doğru bilginin önünü kapayan, bilgiye ulaşmayı engelleyen veya baskılayan zihniyetler ve bu zihniyetlerle beslenen toplumlar kimliksiz ve ikinci sınıf kalmaya mahkûm olacaklardır.[6]
Medya bir diğer açıdan azınlıkların sesidir. Birey olarak toplumun geri kalanıyla eşit haklara sahip oldukları halde, haklarını korumakta birçok sebepten dolayı zorlanan vatandaşlar, medya sayesinde istedikleri etkiyi yaratabilirler. Engelli hakları, hayvan hakları, hasta hakları koruyucuları bu azınlıklardan sadece birkaçıdır.
Medyanın ekonomik kimliği, etik kimliği, haberci ve yorumcu kimliği, eleştiren ve kamuoyu oluşumuna katkı sağlayan kimliği bazen bir bütün bazen birbirine karşıt güçler halinde çalışır.[7] Medya haberlere büyük ölçüde yorum katar, lakin haberin doğruluğunu kanıtlayacak/sağlamasını yapacak bir bilgiye sahip olmayan sade vatandaşla iletişim kurar. Bu büyük sorumluluğu sırtlanan medya, çoğu kez ticari amaç uğruna bunu yok saymıştır.
SONUÇ
Anayasamızın pek çok normu, bir hukuk devletinde yaşıyormuşuz izlenimi verse de, pek çok norm ve uygulamalar açısından hukuk devleti bizler için halen ütopik bir kavramdır. Düşünce ve Kanaat Hürriyeti, Kanun önünde eşitlik, Bağımsız Mahkemeler, Hak Arama Hürriyeti, Kanunî Hâkim Güvencesi, Suç ve cezalara ilişkin esaslar, kişi hürriyeti ve güvenliği, yargı yolu, kanunsuz emir, hâkimlik teminatı gibi maddeler hukuk devletine ulaşma yolunda önemli adımlar olsa da, kanunlar ve diğer düzenleyici işlemlerle ve yürütmenin faaliyetleriyle bu ilkelere ne kadar sadık kalındığı meselesi çok önemlidir. Medyanın görevi, hukuk devletine ters düşen bütün işlem ve eylemler konusunda toplumun sesi olmak, kamuoyu oluşturmak, dördüncü erk fonksiyonunu tam anlamıyla yerine getirmektir.[8]
KAYNAKÇA
ÇEÇEN, A. Hukukta Norm ve Adalet (pdf), s. 22
KAHRAMAN, H. B., KEYMAN, F. ve SARIBAY, Y. A. Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan ve Yerel Yönetimler, WALD, Nisan 1999, s. 7
KELSEN, H. Allgemeine Staatslehre, Berlin 1925, s.44
KIZIL, N. Hukuk Devletinin Varoluş Sürecinde Özgür Basının Yeri ve Önemi (pdf), ss. 9-15
TEKSOY, B. Hukukun Temel Kavramları Dersi, Hukuk Kurallarının Özellikleri slaytı, s.7
ZAMAN, S. Vatandaşlık Ders Notu, 2018
[1] ZAMAN, Sait, Vatandaşlık Ders Notu, 2018
[2] TEKSOY, Barış, Hukukun Temel Kavramları Dersi, Hukuk Kurallarının Özellikleri slaytı, s.7
[3] ÇEÇEN, Anıl, Hukukta Norm ve Adalet (pdf), s. 22
[4] KELSEN, Hans, Allgemeine Staatslehre, Berlin 1925, s.44
[5] KIZIL, Neşe, Hukuk Devletinin Varoluş Sürecinde Özgür Basının Yeri ve Önemi (pdf), s. 9
[6] Hasan Bülent Kahraman/Fuat Keyman /Yaşar Ali Sarıbay, Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan ve Yerel Yönetimler, WALD, Nisan 1999, s.
[7] KIZIL, Neşe, Hukuk Devletinin Varoluş Sürecinde Özgür Basının Yeri ve Önemi (pdf), s. 12
[8] KIZIL, Neşe, Hukuk Devletinin Varoluş Sürecinde Özgür Basının Yeri ve Önemi (pdf), s. 15