ENGELLİLERİN SORUNLARI SADAKA DEVLETİ VE TEMENNİLERLE DEĞİL, ARKASINDA KAMU GÜCÜNÜN DURDUĞU VE YAPTIRIMI OLAN YASALARLA ÇÖZÜLÜR
Röportaj: Prof. Dr. Serkan ÇINARLI
Yarasa Hukukun bu sayısında, engelli hukuku ve engelli hakları konusunda önemli çalışmalara imza atan hatta doktora tezinide Kamu Hizmetlerinin Yürütülmesinde Engelli Hakları başlığıyla engelli hakları konusunda yapan İzmir Bakırçay Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalında Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Serkan ÇINARLI hocayı konuk ettik. değerli hocamız Serkan ÇINARLI bizi kırmayıp davetimizi kabul ettiği için kendisine müteşekkürrüz. Serkan hoca ile Yarasa Hukuku buluşturan ve bu söyleşinin ortaya çıkmasında büyük emek ve çaba harcayan değerli meslektaşımız Avukat Selen Seyyar’e çok çok teşekkür ediyoruz.
Değerli hocamız Serkan Çınarlı, anılan doktora tezi çalışması kapsamında Türkiye’de ve Avrupa Birliği’nde engellilerin topluma katılımını sağlamaya yönelik hizmetleri bütün ayrıntılarıyla inceleyerek mevcut yapı ve eksiklikleri ortaya koymuştur. Hocamız bu çalışmasında özetle; Engelli bireylerin sosyal dezavantajlarını ortadan kaldırmak ve onlara insanlık onuruna yakışan bir yaşam sürdürmek için gerekli hizmetleri sunmak; herkes için insanca yaşamı garanti altına alan, fertler arası refah farklılıklarını azaltmakla görevli olan devletin ödevi olduğunu; yapılan tüm hizmet ve çabalar, ancak toplumun genelinin engelli bireylerin ihtiyaçlarına duyarlı hale gelmesi ile anlam ifade edebileceğini; Bunun da toplumun engellilerin sorunları konusunda bilgilendirilmesi ile mümkün olabileceğine bütün dayanaklarıyla değinmiştir. Röportajı aşağıda sunuyoruz. Keyifli okumalar diliyoruz.
Yarasa Hukuk: Değerli hocam Yarasa Hukuk Dergisi sütunlarına hoş geldiniz. Öncelikle değerli okuyucularımız için sizi tanıyalım isteriz. Serkan ÇINARLI kimdir?
Serkan ÇINARLI: Serkan Çınarlı İzmir Karşıyaka doğumludur. Eğitimini İzmir Karşıyaka ve İzmir Özel Türk Lisesi Anadolu Almanca bölümünde tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi hukuk fakültesinde yüksek lisansını ve doktorasını tamamlamıştır. İdare hukuku alanında özellikle doktor tezi de engelli hakları tam ismiyle Kamu hizmetlerinin Yürütülmesinden Engelli Hakları Teziyle doktor unvanını almış, daha sonra da doçentliğini ve profesörlüğünü idare hukuku alanında yaptığı çalışmalarla almıştır. Bugün itibariyle hem üniversitede öğretim üyesi hem de avukat olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Y.H.: Kamu Hukuku alanında çalışan bir hukukçu akademisyen olarak, doktora tez çalışmanızı engellilerin kamusal hakları konusunda yapma tercihinizin sebebi hakkında kısaca bize bahsedebilir misiniz?
S.Ç.: Bu gerçekten çok enteresan bir konu, Selen. Aslında benim bir film Hikayesi gibi de biraz da belki de okuyucuların da ilgisini çekebilir. Biz engellileri 4 kategoride biliyoruz. Süreyen engellileri çok bilmiyoruz. Yani görme, işitme, zihinsel mental yetersizliği ve ortopedik engelleri biliyoruz ama aslında engellilerle ilgili işte şeker hastalığının yahut bir kanser hastasının yani sosyal hayatı yaşayamayan kişilere sürüyen engelli deneceği kavramı o yıllarda bende daha yoktu. 2.004 yılında doktora tez konumu seçmem gerekiyordu. Tabii bir duyarlılığım vardı ama engellerle o güne kadar da pek yolum kesişmemişti. Ben o zamanlar İzmir Karşıyaka’da Yalı Caddesinde 9 Eylül Üniversitesinin polikliniği ile yan yana olan apartmanda oturuyordum. Mart ayıydı tezi de vermem gerekiyordu. Düşünüyordum işte ne yazabilirim? Tekerlekli sandalye kullanan bir ortopedik engelli hanımefendi sanırım polikliniğe gitmek istiyordu. Ancak kaldırım çok yüksek olduğu için yardıma ihtiyaç duymuş ve bir yaşlı beyefendiden yardım istemiş. Fakat beyefendi yardım edemeyince ben hanım efendiyi kaldırmak suretiyle yardım ettim. O sırada, 5 saniye 10 saniye kadar, gözgöze geldik. Tabi o durum beni çok etkiledi Bakışları, duyduğu öfkeyi hissettim. Yani o duruma düşürülmenin verdiği öfkeyi gördüm kendisinde. Aslında, Orada yapılacak bir rampayla kendi başına yetebilecekiken insanlardan böyle bir yardım almak zorunda bırakılmaktı onu öfkelendiren şey. o gün dedim ki ben bu insanların haklarını yazayım. Yani böyle bir şey yapsam nasıl olur dedim. Sonra bu konuyu tez danışmanım sayın Profesör Doktor Oğuz Sancaktar’a ilettiğimde o da memnuniyetle karşıladı. Ama tabi bu bir idare hukuku tezi olduğu için takdir edersin ki iş hukuku tarafı Olmayacaktı. O halde biz de kamu hizmetlerinin yürütülmesinde engelli hakları şeklinde Türkiye›de de daha önce yazılmamış, ilk defa yazılmış gene bir ne derler fakirin tezini yazdık. Burada da enteresan bir şey daha anlatmak isterim. Gene bu tezi yazarken engelli haklarıyla ilgili hemen hemen Türkiye›de özellikle kamu hizmetlerinin yürütülmesinde hiçbir kaynağa rastlamadım. Oldukça ciddi iğneyle kuyu kazmak ya da samanlıkta iğne aramak gibi bir şeydi O tarihlerde; iş hukuku alanında yani engellilerin o dönemki ismiyle özürlülerin Istihdamı konusunda bazı yayınlar yapılmıştı. Bazı tezler yazılmıştı ama kamu hizmetlerinin yürütülmesinde engelli haklarıyla ilgili çokta fazla kaynak yoktu. Avrupa Birliği komisyonu kararları ya da Avrupa Birliği müktesebatı ağırlıktaydı. O nedenden dolayı da o sürenin içerisinde Hatice Şahin isimli bir halk sağlığı profesörüyle kendisinin ciddi bir skolyos probleminden dolayı engellediği vardı ve hekinlik hayatı boyunca hep engelli hakları için savaşmış Mücadeleci bir akademisyendi. Ona gittim ve dedim ki ben böyle böyle bu alanda çalışmak istiyorum, desteğinizi istiyorum. O da bana bir söz verirsen sana destek olurum dedi. Nedir dedim? Engelli haklarıyla ilgili çalışmayı sadece doktora teziyle sınırlı tutmayacaksan, Hayatının her alanında bu desteği sağlayacaksan sana bu konuda yardım yapacağım. Ben de o sözü verdim. Sanıyorum da 20 yıldır bu sözü de tuttum inşallah da tutmaya devam edelim. Allah uzun ömürler verirse….
Y.H.: Bu alanda araştırmalara başladığınızda ne gibi problemlerle karşılaştınız?
S.Ç.: ilk olarak tabi ben dediğim gibi kamu hizmetlerinin Engelli hakları boyutuyla karşılaştığım için daha çok bu konu üzerinde düşünüyordum. Bunun dışında, spor yöneticiliği programında engelli öğrencilerimle da yaptığım konuşmalarda hep Şu noktaya geldim. Engelli ne istiyor konusuyla önce karşılaştık. Pozitif ayrımcılık biraz sonra konuşacağız. Hukuki hakları biraz sonra konuşacağız ama engelli kendisine pozitif ayrımcılık mı istiyor yoksa engelli sosyal hayatın içine gireceği kanalların kendisine açılmasını mi istiyor? Aslında bütün problem bu. Bu problemi hiç göremediğimiz için zaten sorunların burada başladığını görmüştüm. Örneğin kamusal ve sosyal hayatta erişilebilir mekanlar, rahatlıkla kendi başına seyahat edebileceği bir hayat istiyor Engelli; Yoksa kendisini karga tulumba taşınmasını istemiyor. Yada kendisine aman engelli geliyor Çekilin kenara açıl açın yolları bunu istemiyor. Bunu anlamakla başlamak lazım. Bence biz engelli haklarına çok yanlış yerden başlıyoruz ve hakkın ne olduğunu tam olarak kavrayamıyoruz. Bu pozitif ayrımcılık sözü de oradan rahatsız edici yani pozitif ayrımcılık istihdamda olur ama hayatın içinde pozitif ayrımcılığa gerek yok zaten gereğini yaparsak pozitif ayrımcılık yapmaya da ihtiyaç kalmayacaktır. Dolayısıyla engelliye bakış açısını anlamakta engellinin ne istediğiyle engelliye hizmet ettiğini düşünenin ne anladığı arasındaki o derin çelişki beni çok zorladı. Çünkü bu tezi yazarken aslında ben engellilerin ne istediğini de ortaya koymak zorunda hissettim kendimi ve o benim için en büyük problemdi. Tabii kaynak bulamamak da bir diğer problem; mesela Almanya’ya gittiğimde şununla karşılaşmıştım. 1960 yılında yeni engelli hakları diye bir kitap gördüm. O zaman anladım ki bu durumun türkiye’de çok geciktiğini ve çok yanlış anlaşıldığını daha açık bir şekilde farkettim. Bir diğer problem olarak gördüğüm bir şeyi de paylaşayım. Biraz sonra temennilerde de özellikle söyleyeceğim. Türkiye’de engellilik bir çok konuda kategorize edilmiyor. Halbuki bu engelli grupları sanki tekmiş tek bir sorunu varmış gibi görünüyor, öyle değil. Örneğin, mental yetersizliği olanların problemleri ile görme veya ortopedik engellilerin problemleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla engellilere yönelik ayrı düzenlemelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum görme engelliyle Tabii ki ortopedik engelli aynı kanunun içinde aynı maddede tek bir kategoride olamaz. Her engelli grubunun kendine özgü problemleri ve kendine has çözüm yolları vardır. Bu durum gözetilmeden bütün engellileri aynı torbanın içine atarak sorunları aynıymış gibi düzenlemeler yapılması benim için bir diğer problemi oluşturmuştu.
Y.H.: Peki bu röportajı sizlerle yapma motivasyonumuzu oluşturan, aynı zamanda doktora teziniz de olan, Kamu Hizmetlerinin Yürütülmesinde Engelli Hakları çalışmanız hakkında bize kısaca bilgi verebilir misiniz?
S.Ç.: Yukarıda bu soruya kısmen cevap verdim; ama sorununun da karşılığını vereyim gene de. Bu çalışma özellikle idare hukuku tezi olduğu için kamu hizmetleri yönünde iş Hukukunun biraz dışında tutulmasıydı. Az önce ifade ettiğim gibi o motivasyonu sağlayan şey sosyal hayata adapte olması gerekenlere kamunun bu hizmeti yeterince vermediği hissiyatı oluştu Bende. Yukarıda da ifade ettiğim gibi Pozitif ayrımcılığı biz engellinin koluna girip otobüse bindirmek ; bir engelli gördüğümüzde karga tulumba kaldırıp bir yere indirmek; koluna girmek Şeklinde anlıyoruz. Bu tamamen yanlış bir anlayıştır. Burada Doğru olan kamu hizmetlerini engellerinde erişimine uygun hale getirilmesi, sosyal hayatın içinde rahatlıkla yaşayabilecekleri rahatlıkla sokağa çıkabilecekleri vesaire. Engellilerin çoğu sosyal yaşama tek başlarına dahil olamıyorlar. Bu konuda yerel yönetimlerin ve merkezi idarenin sorumlulukları var. Ama bu duyarsızlık sadece engelliyi düşünmemekle sınırlı değil, toplumun genelinde bu Duyarsızlık maalesef var.
Y.H.: Bildiğiniz gibi; bir taraftan özel hukuk alanında, diğer taraftan kamu hukuku alanında bir çok özellikler taşıyan Engellilik Hukuku alanında akademik camiada çok az sayıda çalışma yapılmaktadır. Bunun nedeni sizce ne olabilir? Bu konuda, kendine özgü bağımsız bir disiplin özelliği taşıyan engellilere ait hukukun insan hakları temelinde bir müfredata kavuşturularak hukuk fakültelerinden başlamak üzere eğitim stratejisi ve programlarına dahil edilmesi için ne gibi bilimsel, akademik ve brokratik çalışmalar yapılabilir?
S.Ç.: Gerçekten oldukça ayrıntılı ve güzel bir soru bu. tabi bu açıkçası biraz duyarlılıkla ilgili bir şey aslında bizim ihtiyacımız olan gerçekten bu konudaki çalışmaların yeterince teşvik edilmediğini görüyorum Ben. Teşvik lazım çünkü insanlar doktora tezini çok ya da yüksek lisans tezi gibi ciddi meşakkatli bir işe girdiklerinde hem bu tezi üretebilecek bir Yardıma ihtiyaç duyabiliyorlar. Mesela Tübitak’ın ya da benzer kurum ve kuruluşların bu tarz tezlere Ayrı bir burs vermesini ve bunun daha da geliştirilmesi için mücadele yapmak lazım. Yani bu alanda tez yazmak isteyenler var. Yok değil ama onlarında gözü korkuyor. Eğer bu tezi yazarsam hani sonrasında sonunu nasıl getirebileceğim diyor; bu tezle ilgili kaynak araştırması için yurt dışına gidebilecek miyim? Karşılaştırmalı hukukta bunlara bakabilecek miyim? Ve bu da ciddi bir finansman gerektiriyor. Çünkü bu konuda tez yazmak diğer konulardaki gibi kolay değil, gerçekten bu konu oldukça detaylı inceleme, araştırma ve bilgi gerektiriyor. Bu nedenden dolayı bence, Tübitak ve Yök’ün Bu konuda özellikle öncelikli alan olarak bu konuya bakması gerekir. Türkiye’de nasıl islam hukuku, bilişim hukuku, çevre hukuku gibi yeni alanlar, ana bilim dalları oluyor ve asistan alıyorsa neden en azından bazı fakültelerde engelli hakları Ana Bilim Dalı kurulup bu alanlarda da özellikle engelli hukukçular çalıştırılarak onların bu konuda kitap makale yazması teşvik edilmesin? Tabii ben bunu da özellikle öneriyorum. her fakültede belki olmasa bile seçilmiş bazı pilot hukuk fakültelerinde engelli hakları ana bilim dalı kurularak Buralarda istihdam edilecek araştırma görevlilerine burs verilerek bu tezlerin yazılması bu çalışmaların yapılması sağlanır. Yani burada en temel sorun bunun teşviki gerekiyor ve bunun da herhalde hepimizin yani engelli hakların savunan hepimizin hem YÖK’e hem de tübitak’a bir baskı unsuru oluşturmamız gerekiyor. Özellikle yök bunu ana bilim dalı olarak kurulmasını üniversitelere teşvik ederse bir çok üniversitelerin, bir çok fakültenin bu konuyu gündemine alacağını düşünüyorum. Örneğin, şu an kendi üniversitemin hukuk fakültesinin dekan vekili olarak büyük bir istekle, arzuyla böyle bir ana bilim dalı kurmak isterim. Bu ana bilim dağlarında da özellikle engelli akademisyenlerin çalıştırılmaları ve bu konuda bilimsel çalışmalar yapmasını teşvik edilmesi lazım. Tabi işin ekonomik ve finans boyutu çok önemli bir handikap oluşturmaktadır. Bu alanda yapılacak çalışmalara ve istihdam edilecek akademisyenlere; gerek YÖK’ün, gerekse TÜBİTAK’ın hem burs hemde akademik teşvik adı altında destek olması gerekir.
Y.H.: Engellilerin toplumda özne olarak kabul edilmesi ve hakların konusu değil süjesi olmaları açısından; Anayasanın yaklaşımını ve varsa problemli yanlarını değerlendirebilir misiniz?
S.Ç.: Derhal değerlendireyim. Ben dediğim gibi anayasada 1982 Anayasasında ilk sakat kelimesi geçiyordu. Buna çok takılmıyorum. Yani dünya sağlık örgütünün disableti kelimesinden olan çevirisidir Aslında bu. disabulity kelimesini sakat olarak çevrilmiş, özürlü olarak da çevrilmiş engelli olarak çevrilmiş bu Almanca da basitti, beyin dert diyorlar, engelli demek yani. Tabi biz şunu anlayamıyoruz. Hani özür kelimesi rahatsız edici. Bu konuda hiçbir problem yok çünkü özür kusur anlamında kullanılıyor. Halbuki engel bir kusur değil. Ama herhalde sizleri de çok rahatsız eden bir şey var. Bu empati kurmaya çalışan biz engelsizlerin günün birinde hepimiz engelli olabiliriz gibi Garip bir empati kurma beklentisi var. Böyle bir şeye gerek yok. Yani insan olarak bir insanın, bir diğerinin sosyal hayata adaptasyonu konusunda gereğini yapması gerekir. Hayatımız boyunca engelli olup olmama ihtimalimiz üzerine kurulu bir merhamet bence suni ve anlamsız. Ben, hayatım boyunca hiçbir zaman engelli olacağımı düşünerek engellilikle ilgili çalışmalarımı yapmadım. Yada günün birinde engelli olursam bana bunlar yapılsın düşüncesiyle de yapmadım insan olan varlıklar olarak içimizdeki duygu ve düşüncelerde hepimizin sosyal hayata eşit katılımı olması gerektiğini düşünerek yaptım. Benim gördüğüm anayasadaki pozitif ayrımcılık düzenlemesi temelinde düşünmemiz gereken Engelliler Hakkında Kanun aslında Bir yaptırım kanunu değil. Yani yaptırım getiren bir özelliği yok. Daha çok ümit etme kanunu niteliğinde bir kanun. Bir kere bu kanunda düzenlenen iş ve işlemlerin yerine getirilmemesi halinde bir yaptırıma bağlanması lazım. Ve devletin engelliler ile ilgili daha ciddi bir politika uygulaması lazım. İkinci konu dediğim gibi pozitif ayrımcılıkta tüm engelli gruplarının tek bir grup olarak nitelendiren tüm hukuksal düzenlemeler asla yeterli olmayacaktır. Bana göre, bu çok hatalı bir yaklaşımdır. Örneğin; ben mental yetersizliği olan zihinsel engelli kategorisindeki gruplarla da spor olarak çok faaliyet göstermeye çalıştım. Özellikle otizm Teşhisi almış çocuklarla down sendromlu çocuklarla spor müsabakalarına katıldım. Bu konularda çabalarım oldu. Ampute futbolu gene bedensel engellerle ilgili çabalarım oldu. Orada da edindiğim izlenim yani işte dawn kafe gibi böyle iyi niyetli çabalar var ama bunlar çok tribüne oynamak işleri geliyor Bana açıkçası tabiri caizse tabirimin kusuruna bakmasın Yarasa Hukuk dergisi ama asıl olan Bu yüzde üçlük yani pozitif ayrımcılık yapılacaksa bunun da iş kollarına göre ayrılması mesela zihinsel engelli bireylerin çalıştırılacağı Biliyorsun, bu korumalı iş yerleri projesi vardı. Çok iyi niyetli bir çalışmaydı ama gerçekleştirilemedi. Gerçekleştirilememesi bugün bunun hazırlıksız olması ile ilgili bir bir durum. Bunların teşviklerinin yani bir şey kağıt üstünde olmasıyla kağıt üstündeki temennilerle gerçek hayat öyle olmuyor. O nedenle bana sorarsan öncelikle engelli gruplarının istihdam konusunda özellikle ve sosyal ve ekonomik haklar Kategorisinde ayrılarak ayrı ayrı düzenlendiği, bunların istihdam edileceği, iş kollarının ayrı ayrı belirlendiği ve işverene böyle kağıt üzerinde değil de gerçek teşviklerin verildiği bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Y.H.: Makul uyumlaştırma ve erişilebilirlik konusunda BM Engelli Hakları Sözleşmesine uyum sağlanması için mevzuatımızda gerekli ve yeterli düzenlemeler var mıdır? Eğer bu düzenlemeler var ise uygulanmaması Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası da dikkate alındığında neler yapılabilir?
S.Ç.: Asla yok. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesinin Anayasa’nın 90. maddesine göre tanınmasının da dışında bu sözleşmenin de tavsiye mahiyetinde bir metin olduğunu düşünmekteyim. Bizim ülke olarak Dört kategoride değerlendirilen engellilere yönelik olarak her bir engelli grubu için kendi özelliklerini de dikkate alarak istihdam, sosyal ve kültürel yaşama katılma konusunda ayrı, ayrı düzenlemeler yapmamız lazım. tabi bu çalışmaların içerisinde dediğim gibi bu yasaları temenni yasası olmaktan çıkartıp gerçekten yaptırımı olan ve arkasında kamu gücü ve otoritesinin durduğu bir Anlayışa ihtiyacımız var. Her ne kadar Türkiyede sivil toplum örgütleri birlik olup kollektif bir mücadele anlayışı ortaya koyamamaktalarsa da Bunun içinde sivil toplum örgütlerinin mücadelesi büyük önem taşımaktadır.
Y.H.: Kamu hizmetlerinin engellilere sunumunda Anayasada ve BM Engelli Hakları Sözleşmesinde belirlenen esaslara uyuluyor mu? Bu konuda ülkemizdeki sorunlu alanlar nelerdir? Sosyal devlet ilkesini de dikkate alarak cevaplandırabilir misiniz?
S.Ç.: Tabi aslında ben bunu biraz daha bu sefer de akademik ve Hiciv diliyle yapayım. 100 soruda anayasa hukuku kitabı vardır Mümtaz Soysal’ın. ben o kitabı okuma şansına sahip olan nesildenim. Orada sosyal devlet ilkesini şöyle tanımlar, sosyal devlet, Sadece devletin sosyal alanda vatandaşa onurlu bir hayat yaşama standardı sağlamakla ödevlendirilen bir devlet değildir. Aynı zamanda toplumdaki bireylerin ve grupların ve STK’ların bunu talep edebilme ve talebinin karşılığını görebilme kanalları açan devlettir. Aksi halde o devlete sosyal hukuk devleti değil, sadaka devleti diyor işte aslında içinde bulunduğumuz konuda bu. Yani bugünkü engelli hakları anlayışı Tam da Mümtaz Soysal’ın Allah rahmet eylesin dediği gibi bir sadaka devleti anlayışıyla yaklaşılıyor. Engelliler için Biz bunu verdik, Biz bunu yaptık demenin dışına taşmayan sadaka devleti anlayışıyla bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla, Türkiye’de ki, sosyal devlet anlayışını; Zaten yapılması gerekenin çok çok daha azını bağlandıra bağlandıra anlatan ve engelli haklarını sadece engelliler haftasında veya gününde etkinlik yapmak zanneden Geri kalan zamanda da sadece popülist, yani insanların gözüne sokulan birtakım işler; örneğin dawn kafe,, sokağa bir sarı şerit çizmek gibi Ama sosyal hayata uyum konusunda gerçek önlemleri almayan bir sosyal devlet anlayışı olarak görüyorum. Doğal olarak, bu durumu Hiçbir şekilde sosyal devlet ile bağdaştırmıyorum. Bunun olması gerekeni de dediğim gibi ama sosyal devlet yönünde de bunu talep eden ve ettiği talebinde karşılığını alabilen bir Duruma gelmemiz gerekir. Bu da herhalde mücadeleyle olacak gibi görünüyor.
Y.H.: Türkiye’de engellilere yönelik ekonomik ve sosyal yardımlarda genellikle hane geliri kriteri dikkate alınmaktadır. Örneğin; 2022 sk gereğince ödenen Engelli Maaşı ve 2828 sk ek 7. Madde gereğince ödenen Evde Bakım Yardımı gibi. Bu anlayışı Sosyal devlet ilkesi açısından değerlendirebilir misiniz?
S.Ç.: Tabii bu dediğim gibi bu kriterler yönünden baktığımızda Engellilere yönelik ekonomik ve sosyal yardımların hane geliri kriteri dikkate alınmasını doğru bulmuyorum. Çünkü sonuç itibariyle engelli başlı başına sosyal hayata tutunmak durumunda olan bir kişi. Ayrıca hane geliri değişken bir şeydir, bugün yüksektir, yarın düşer, Her engelli bireyin kendi başına sosyal hayatı tutunabileceği, sosyal hayata tüm ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabileceği bir Gelir olarak değerlendirilmesi gerekiyor. O nedenle de sosyal devlet ilkesi açısından da yanlış buluyorum. Çünkü sosyal devletin en azından kırıntı olan kriteri insana onurlu bir hayat sağlamak. Bugünkü engelli maaşlarıyla engellinin tek başına bu maaşlarla onurlu insan haysiyetine ve onunla yaraşır yaşam sürme şansı mevzu bahis bile değil.
Y.H.: Bildiğiniz gibi ülkemizde engellilerin; Makul Uyumlaştırma, Ayrımcılık Yapılmaması ve Eşitlik, Erişilebilirlik, Yasa Önünde Eşit Tanınma (özellikle fiil ehliyeti ve taraf olma ehliyeti bakımından), Adalete Erişim, Bağımsız Yaşayabilme ve Topluma Dahil olma gibi alanlarda birçok yapısal sorunu bulunmaktadır. Özellikle bu tür yapısal sorunların çözümünde hukuk bir yöntem olabilir mi? Yoksa ön yargıların şekillendirdiği bir engellilik tutumu için öncelikle başka araçlar ve disiplinler mi kullanılmalı dersiniz? Eğer hukukun doğru bir yöntem olduğunu düşünüyorsanız sizce hukuktan nasıl faydalanılabilir(yasalaştırma, ceza tehditi, hak izleme faaliyetleri vs.)?
S.Ç.: Ben aslında bu soruyu biraz yönlendirici bulduğumu da ifade etmekle beraber özellikle her ikisini de birlikte yapmak gerekiyor. Yani ben bu tezin yazarken ve bu alanda çalışırken engelsiz bir birey olarak biz engelsizlerin engellilere olan bakış açısının bir kere her şeyden önce tamamen yanlış olduğunu, yasaları yapanların da hizmeti sunanların da yasaları yorumlayıp bunu hizmete aktaranların da engelsizler olması nedeniyle de bu ön yargı ve yanlış anlaşılma kırılmadan sadaka devleti olduğunu değil de sosyal devlet olduğunu hissetmeden bunun Bir yapıla Gelsin iş başından gitsin zihniyetinden çok asıl amacın bu olduğunu engellerin kendilerine sadaka değil de sosyal yaşamda bir yer aradıklarını, evden çıkıp sosyal yaşamın içinde var olmak istediklerini anlayarak bu kamu hizmetlerinin verilmesi gerektiğini anlatmakla bir gerekliliktir. Ama bunlar yasal bir zorunluluğa, yasal bir zemine dayanmadan ve ciddi yaptırımlarla ve Devletin bu yaptırımların arkasında durduğu bir durum söz konusu olduğunda beraber gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Bunu da biraz önce verdiğim örnekte söyledim. İmar mevzuatındaki engellilerin fiziksel erişilebilirliğine aykırı düzenlemelerin giderilmesi için Engelliler hakkında Kanunda bir düzenleme yapılmıştı. 2007 yılındaki temenni niteliğindeki bu kanun bir süre vermişti. Bu süre 20 yıldır uzuyor. Yani 20 yıla yakın süredir o zaman devletin bu yaptırımın arkasında durması lazım. Devlet yaptırımının arkasında duracak ki doğal olarak kurumlar kendilerine çeki düzen verecekler, erteledik, erteledik O zaman ne ne düşünecek Kurumdaki kişi yetkili. ben Kamu hizmetini engellere yönelik hale getirmesem de nasıl olsa bu ertelenecek bir defa ertelendi, Bir defa ertelenir, O çok ertelenir falan. O dönem 2007 yılında ki kamu hizmetini görenlerin tedirginlikleriyle bugünküler arasında dağlar kadar fark var. Çünkü bu konu şu anda gündem bile değil. Engellerinde illa gündeme gelmesi için engelli haftasının beklendiği bir ülkede yaşadığımızı da unutmamak gerekiyor. O nedenle ben her 2 durumunda önemli görüyorum. Umarım faydalı bir söyleşi olmuştur.