TÜRK MEDENİ KANUNUNDA ENGELLİLER
Avukat Hikmet KARADAĞ
Müşavir Hazine Avukatı
ÖZET
Bu yazımızda, TBMM tarafından 22/11/2001 tarihinde kabul edilen ve 08/12/2001 tarih 24607 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Türk Medeni Kanununda yer alan engelliler ile ilgili düzenlemelere değinilecektir. Literatürde bu konuda bugüne kadar herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Engelliler ve engellilik konusundaki paradigmayı değiştiren EHİS’in kabul edilerek ülkemizde de onaylanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, engelli kişilerin özellikle hukuki ehliyetine yeni bir bakış açısıyla bakma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, bu çalışmada, TMK’da engelli kişilere yönelik düzenlemelere işaret edilecek, kapsamlı bir değerlendirme ve kritik yapılmayacaktır. Başlangıç için bu çalışma birinci adım olacaktır.
1. GİRİŞ
“Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu birçok radikal değişikliğin yanında medeni hukukta da bir dönüşüm yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti hukuk alanındaki değişikliklere 1924 yılında şer’i mahkemeleri yürürlükten kaldırmakla başlamış, bu şekilde ikili mahkeme düzeni sona erdirilmiş, yargı dini nitelikten arındırılmıştır. Bunu, 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulü izlemiştir. Hukuk alanındaki en büyük reformun bu kanunla yapıldığı ifade edilmektedir. Resepsiyon yoluna gidilmeden önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından başlayarak bir medeni kanun oluşturma çabalarının varlığı görülmektedir. Bunun sonucunda ortaya Mecelle’nin çıktığı görülmektedir. Ancak Mecelle’de bir Medeni Kanun’da olması gereken miras, kişiler ve aile hukukuna ilişkin bölümlerin bulunmadığı bilinmektedir. Ayrıca ilahi hukuktan esinlenerek hazırlanmış olması, aile hukukuna ilişkin düzenlemenin muhafazakârların tepkisinden çekinilerek şeriata aykırı olmamak kaygısıyla yapılmamış olması da dikkat çekicidir. Cumhuriyetin kurulmasından çok kısa bir süre önce de biri 1923’te diğeri de bir yıl sonra olmak üzere iki komisyon kurulmuş ve bir medeni kanun çalışması içine girilmişse de her ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu komisyonların hazırladığı tasarıların, eski düzenlemelerden çok da farklı bir felsefenin ürünü olmadığı, ülkeyi yönetenlerin devrimci ruhuyla bağdaşmadığı görüşü yaygınlaşınca, bunun üzerine daha radikal bir çözüm üretme arayışına girilmiştir. Bunun sonucunda, hukukta resepsiyon olarak adlandırılan yöntem kullanılmış ve İsviçre Medeni Kanunu bir bütün olarak, Türkiye’nin toplumsal yapısı da göz önünde tutulmak suretiyle gerekli değişiklikler yapılarak (iklimsel özellikler nedeniyle evlenme yaşının daha aşağıya çekilmesi gibi) kabul edilmiştir.” (Üskül Engin, Zeynep Özlem, Medeni Kanun ve Toplumsal Dönüşüm I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri)
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Emekli Başkanı Esat ŞENER’in Açıklamalı-İçtihatlı Türk Medeni Kanunu Şerhi kitabının önsözünde dediği gibi, “Medenî Kanun, doğumdan ölüme, hâttâ ondan daha ötesine kadar, insan ilişkilerini düzenleyen temel Kanundur. Hepimiz, onun öngördüğü kurallara göre, hayatımıza yön veririz. Böylesine içiçe olduğumuz kuralların meydana getirdiği rahatlığın ve mutluluğun yanında, çeşitli sıkıntılar ve engellerle de karşılaşırız. O halde Medenî Kanunu bir yana iterek, yaşamak mümkün değildir. Onun için, Hukukçu olsak da olmasak da, toplumla ilişkilerimizde Medenî Kanunu asla ve asla ihmal edemeyiz.” (Şener Esat, Açıklamalı-İçtihatlı Türk Medeni Kanunu Şerhi, Gözden Geçirilmiş, Genişletilmiş 3. Baskı Seçkin Yayınevi Ankara 1998)
Bir toplumun sosyal ve ekonomik düzeni için bu kadar önemli olan bir kodifikasyonda, engelliler ile ilgili düzenlemelerin irdelenmesi engelli hukuku açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, engellilerle ilgili düzenlemelerin Türk Medeni Kanununun; 1. Kitabı olan Kişiler Hukuku, 2. Kitabı olan Aile Hukuku, 3. Kitabı olan Miras Hukuku ve 4. Kitabı olan Eşya Hukuku’na nasıl yansıdığını değerlendirmeye çalışacağız.
2. BİRİNCİ KİTAP: KİŞİLER HUKUKU
Türk Medeni Kanununun bu kitabında; Hak Ehliyeti, Fiil Ehliyeti, Hısımlık, Yerleşim Yeri, Kişiliğin Korunması, Kişiliğin Başlangıcı ve Sonu, Kişisel Durum Sicili ve Tüzel Kişilerle ilgili düzenlemeler yer almaktadır. Bu bölümde engelliler açısından özellikle Hak Ehliyeti ve Fiil Ehliyetinin Türk Medeni Kanununa nasıl yansıdığını irdelemeye çalışacağız.
2.1. Hak Ehliyeti
“Türk Medeni Kanunu, tüm hakların mutlaka bir öznesinin bulunması gerektiği düşüncesi üzerine kurulu olması dolayısıyla, kişiler hukukunu öncelikli olarak düzenlemiştir. Bu sebeple sadece medeni hukukun değil, bütün hukuk sisteminin temeli olan hak ve fiil ehliyeti kavramları, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Kişiler Hukuku başlığı altında, Birinci Kitabı’ nda yer almaktadır. Kişiler Hukukunun diğer hukuk dallarını etkilemesi bu hukukun bağımsız olarak düzenlenmesi sonucunu doğurmuştur.” (Demiray Ağca, Leyla Engellilerin Yasa Önünde Eşit Tanınma Hakkı Çerçevesinde Vesayet Hükümlerinin Değerlendirilmesi, Yildırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ağustos,2015-Ankara.)
Türk Medeni Kanununun 8. maddesine göre; her insanın hak ehliyeti vardır. Bu genel belirleme ile birlikte; insanların haklara ve borçlara ehil olmada eşit olmalarının dayanağı, o yerde uygulanan hukuk düzeninin sınırları içinde çizilmiştir. Uluslararası hukuk sisteminin bir sonucu olarak biçimlenen ulusal hukuk sistemlerinde; kamu düzeni, kamu güvenliği ve vatandaşlık ilişkisine bağlanan hukuksal sonuçlar vardır. Bu sonuçlarda hak ehliyetinin kısıtlanması sonucunu doğurmaktadır. Örneğin vatandaşlık bağı ile hiçbir devlete bağlı olmayan insanlar bu herkes kavramının dışında kalacağı görülmektedir.
“Kanunun bu maddesinde, hak ehliyeti kavramının tanımının yanı sıra, hak ehliyetine hakim olan ilkeler ve hak ehliyetinin sınırlandırılması konularında da düzenleme bulunmaktadır.” Medeni Kanunun anılan maddesinde her insanın hak ehliyetinin bulunduğu belirtilmiş, bütün insanlar ifadesi kullanılarak hak ehliyetinin herkes için olduğu kabul edilmekle genellik ilkesine işaret edilmektedir. Anılan düzenlemede, bütün insanların haklara ve borçlara sahip olma konusunda eşit olduğu belirtilerek, hak ehliyetine sahip olma bakımından insanlar arasında bir ayrımın yapılamayacağı düzenlenmiş olmakla, eşitlik ilkesi ortaya çıkmaktadır (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Peki Hak kavramı denilince ne anlaşılması gerekir? “Hukuki ilişkinin temelini oluşturan hak kavramı, ortaya atılan birçok teoriden sonra şekillenebilmiştir. Hakkı, hukuk düzeni tarafından tanınan irade hakimiyeti olarak kabul eden irade teorisi ve hukuk düzeni tarafından korunan menfaat olarak kabul eden menfaat teorisi birleşmiştir. Böylece karma görüş sonucunda mevcut tanım benimsenmiştir. Hak, hukuk düzeni tarafından korunan ve kişiye bu korumadan serbest iradesi ile yararlanma yetkisi veren menfaat olarak tanımlanmıştır. Tanımından da anlaşıldığı üzere hakkın bazı unsurları vardır. Bu kapsamda hak, sahibine bir menfaat sağlar, belirli bir kudret ve yetki verir, hukuk düzeni tarafından korunur” (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Bu bağlamda, hakkın öznesi olarak bir hak sahibi bulunmalıdır. Buda bizi kişi kavramına götürür. Böylece, kişi kavramını tanımlama ihtiyacı doğmaktadır. “Kişi kavramı, Medeni Kanun tarafından kesin bir biçimde tanımlanmamış olmakla birlikte varlığını ancak kişilerle sürdürebildiği için hukukun temel kavramı kişidir. Hak hangi teoriye göre tanımlanırsa tanımlansın, hakkın öznesi mutlaka kişi olmalıdır. Hukuki bir kavram olarak kişi, haklara ve borçlara sahip olabilen varlıkları ifade eder. Tanımından da anlaşıldığı üzere, kişi kavramının haklara sahip olabilmeyi içeren aktif yönü ve borçları bulunabilmeyi içeren pasif yönü bulunmaktadır” (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
“Günümüzün çağdaş hukuk sistemleri; bütün insanları kişi, yani hakların ve borçların sahibi olabilen varlıklar olarak kabul etmiştir. ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 4 üncü maddesi ve ‘İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 4 üncü maddesinin 1 inci bendinde tüm insanlar kişi olarak kabul edilmiştir” (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
2.2. Fiil ehliyeti
Türk Medeni Kanunu 9. maddesine göre; Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir. Fiil ehliyeti hak ehliyetinin aktif tarafını ifade eder. Hakları kullanabilmek ve borçları edinmek için fiil ehliyetine sahip olmak zorunludur.
“Sadece özel hukukun alanına giren hakların ve borçların doğumunda söz konusu olabilen fiil ehliyetinin belirli bir kapsamı bulunmaktadır. Kişinin bir hukuki işlem sonucunda hak sahibi olması ya da borç altına girmesi, fiil ehliyetinin bir görünümü olan hukuki işlem ehliyeti olarak kabul edilmektedir. Fiil ehliyeti kapsamındaki bir diğer ehliyet, tasarruf ehliyetidir. Tasarruf ehliyeti kişinin kendi fiilleriyle, hakları üzerinde tasarruf edebilme ehliyetini ifade eder. Haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti, fiil ehliyetinin kapsamında olup kişinin hukuka aykırı fiilerle verdiği zararlardan sorumlu olması anlamına gelir. Son olarak fiil ehliyetine sahip kişinin dava ehliyeti olduğu söylenebilir. Dava ehliyetine sahip olan kişi, mahkemelerde davacı veya davalı olabilecek, usul hukukuna ait işlemleri kendi fiilleriyle gerçekleştirebilecektir” (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Türk Medeni Kanunu 10 . maddesi kimlerin fiil ehliyetine sahip olacağını düzenleme altına almıştır. Anılan maddeye göre; Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.
Kanunun 14. maddesi, kimlerin fiil ehleyetine sahip olamayacağını düzenlemiştir. Buna göre; Ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyeti yoktur. Bu durumda, kanunun 10. Ve 14. maddelerini birlikte değerlendirdiğimizde; bir kişinin fiil ehliyetinin bulunduğunun söylenebilmesi için o kişinin ayırt etme gücüne sahip olması, ergin olması ve kısıtlı olmaması gerekmektedir.
“Ayırt etme gücüne sahip olma ve ergin olma şartları, fiil ehliyetinin olumlu yani bulunması gereken şartları iken kısıtlı olmama şartı fiil ehliyetinin olumsuz yani bulunmaması gereken şartıdır. Ayırt etme gücü fiil ehliyetinin birincil şartıdır. Ayırt etme gücü olmayan kişi, fiil ehliyetinin diğer şartlarını sağlasa bile tam ehliyetsizdir. Ergin olma ve kısıtlı olmama şartları ise fiil ehliyetinin ikincil şartlarıdır. İkincil şartlardan birinin eksikliği kişiyi sınırlı ehliyetsiz yapar. Her üç şartı da sağlayan kişi tam ehliyetlidir” (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Fiil ehliyetinin olumlu şartlarından olan Ayırt etme gücü Türk Medeni Kanununun 13. maddesinde düzenlenmiştir. Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.
Kişinin makul surette hareket edebilme, fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrak edebilme yeteneği olarak tanımlanabilen ayırt etme gücünün varlığı veya yokluğu her somut olayın niteliğine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Kanun, ayırt edebilme gücünü ortadan kaldırabilecek sebepleri sayarken sınırlama yapmamıştır. Yaş küçüklüğünü, akıl hastalığını, akıl zayıflığını, sarhoşluğu ayırt etme gücünü ortadan kaldırabilecek sebepler olarak tek tek sayarken bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun kalmanın da aynı sonucu doğuracağını belirtmiştir. Dolayısıyla, benzer sebeplerin neler olabileceği belirtilmediğinden, ayırt etme gücünün ortadan kalkıp kalkmadığı her somut olayda ayrı ayrı incelenmelidir (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Buna karşın; Ayırt etme gücünün bulunmaması halinde hangi sonuçların doğabileceğine ilişkin kanunun 15. maddesinde düzenleme yapılmıştır. Buna göre; Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukukî sonuç doğurmaz. Bunun yanısıra, Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlıların iradelerinin hukuksal sonuç doğurup doğurmayacağına dair kanun 16. maddesinde düzenleme yapılmıştır. Buna göre; Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Bu kuralın iki istisnası öngörülmüştür. Bunlardan birincisi kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanımı ve karşılıksız kazandırmalardır. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir. Bir diğer istisna ise, Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlıların haksız fiillerinden sorumlu olmalarıdır.
Fiil ehliyetine sahip olmanın bir diğer olumlu şartlarından olan ergin olma Türk Medeni Kanununun 11 ve 12’dci maddelerinde düzenlenmiştir. Kanunun 11. maddesine göre; Erginlik onsekiz yaşın doldurulmasıyla başlar. Bu yaş koşulu ergin olmanın genel şartıdır. Bu genel kuralın iki istisnası bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Anılan düzenlemenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre; Evlenme kişiyi ergin kılar. Bu kuralın ikinci istisnası ise, mahkeme kararı ile ergin kılınmadır. Kanunun 12. maddesine göre; Onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir.
Fiil ehliyetinin olumsuz koşulu ise Kısıtlanmış Olmamadır. Medeni Kanunda sayılan sebeplerle ergin bir gerçek kişinin fiil ehliyetinin mahkeme kararıyla sınırlandırılması ya da kaldırılması kısıtlama olarak adlandırılır. Kısıtlamanın hangi hallerde söz konusu olabileceği TMK madde 405- 408 arasında düzenlenmiştir. Kısıtlı olmama, fiil ehliyetinin olumsuz şartı olduğu için kısıtlanan kişi artık fiil ehliyetine sahip olamayacak ve üçüncü bir kişinin koruması altına alınacaktır (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Yukarıda aktarılan değerlendirmeler ışığında hak ehliyeti ile fiil ehliyeti arasındaki farklarla ilgili şunları söyleyebiliriz. Fiil ehliyeti aktif bir ehliyettir. Hak ehliyeti ise pasif bir ehliyettir. Yani fiil ehliyeti bir kişinin eylemde bulunarak hak elde etmesi ve borçlanabilmesidir. Bilindiği gibi hak ehliyeti doğumla, var olmakla kazanılmaktadır; fakat fiil ehliyet; böyle değildir, yani doğumla kazanılmaz. Bu ehliyette doğumla beraber kişiliğin, şahsiyet kavramının da olması gerekmektedir. Bununla beraber akıl sahibi olmak, psikolojik yeterlilik, bedensel olgunluğa ulaşmış olmak da gerekmektedir. Bir başka deyişle ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişi fiil ehliyetine sahiptir. Ama her insanın yukarıda saydığımız olgunluğa aynı anda ulaşması, eşit bir şekilde bu mertebeye gelmesi mümkün değildir. Bundan dolayı fiil ehliyetinde, hak ehliyetinde olduğu gibi herkesin doğumla beraber kazandıkları hak yoktur. Mevcut Hukuk Sistemimizde herkes doğumla beraber bu hakkı kazanmadığından dolayı hak ehliyetindeki eşitlik ilkesi, fiil ehliyetinde bulunmamaktadır. İnsanlar bu şartları kazandıkça belirli seviyeler kazanmakta, bu psikolojik ve doğal seviyelerine göre sınıflara ayrılmaktadırlar. İnsanların bu sınıflarına göre fiil ehliyetinin varlığından, yokluğundan ya da sınırından söz edilebilir ve ehliyet derecesi hakkında bilgi verilebilir. Bir kişi doğumla beraber kişiliğini elde etmiş olmaktadır. Ancak mevcut hukuk sisteminde kişilik, fiil ehliyetinin yeterli sebebi değildir; yani kişilik sahibi olan herkes fiil ehliyetini elde etmiş olmaz; fakat hak ehliyetinde kişiliğin var olması yetmektedir (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Son olarak fiil ehliyetine sahiplik kriterleri bakımından kişileri dört grupta inceleyebiliriz. Bunlar tam ehliyetliler, tam ehliyetsizler, sınırlı ehliyetsizler, sınırlı ehliyetlilerdir. Tam ehliyetliler grubuna giren kişiler, ayırt etme yeteneğine sahip, ergin olan ve kısıtlı olmayan kişilerdir. Bu kişiler, tam ehliyetli olmaları nedeniyle fiil ehliyetinin kapsamına giren bütün fiil ve işlemleri bizzat kendileri yapabilirler. Bu fiil ve işlemler temsilci aracılığıyla yapılabilecek fiil ve işlemlerden ise, tam ehliyetli kişi dilerse bunları bizzat yapma yerine kendi tayin ettiği yetkili temsilcisi aracılığıyla da kullanılabilir. Tam ehliyetsizler ise, fiil ehliyetine sahip olabilmenin ayırt etme yeteneğine sahip olma koşulu bulunmayan kişilerdir. Kişi ayırt etme yeteneğine sahip değilse, ergin olma ve kısıtlı olmama koşulları bulunsa bile tam ehliyetsiz kişidir. Tam ehliyetsiz kişiler hukuksal işlem ehliyetine sahip olmama dışında haksız fiil ehliyetine de sahip değillerdir.Haksız fiillerden sorumluluk kusurlu hareket edebilme iktidarını gerektirir. Tam ehliyetsiz kişiler hukuksal işlem ve haksız fiil ehliyeti dışında dava ehliyetine de sahip değillerdir. Bu nedenle, mahkemelerde veya icra dairelerinde bizzat takip yapamazlar. Bir diğer grup olan Sınırlı ehliyetsizler grubuna ise, fiil ehliyetinin koşullarından ayırt etme gücüne sahip olup da diğer iki koşuldan sadece birine sahip olan kişiler girerler. O halde, bunlar ayırt etme gücüne sahip kişilerdir. Fakat, ya ergin değillerdir ya da ergin olmakla birlikte kısıtlıdırlar. Bu nedenle de sınırlı ehliyetsiz kişiler grubuna iki kişi grubu girmektedir. Bunlar, ayırt etme gücüne sahip küçükler ve ayırt etme gücüne sahip kısıtlılardır. Sınırlı ehliyetsiz kişilerin hukuksal işlem ehliyetlerini üç gruba ayırarak ele almak gerekir: Yasal Temsilcileri aracılığıyla yapabilecekleri işlemler, sınırlı ehliyetsizlerin bizzat yapabilecekleri işlemler ve yasak işlemlerdir. Sınırlı ehliyetsizlerin bizzat yapabilecekleri işlemler ise; ivazsız iktisaplar, kişiye sıkı biçimde bağlı haklar ve serbest mallarıyla ilgili işlemlerdir. Sınırlı ehliyetsizlerin yasak işlemleri ise; bağışlama, vakıf kurma ve kefalettir. Son grup ise sınırlı ehliyetlilerdir. Sınırlı ehliyetli kişiler esasen tam ehliyetli kişilerdir. Tam ehliyetli kişilerden farklı olarak bazı alanlarda bunların ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Ancak, bu sınırlamalar oldukça az sayıdadır. Buna göre, sınırlı ehliyetsizlikte kural ehliyetsizlik, istisna ehliyetli olma olduğu halde, sınırlı ehliyetlilerde kural ehliyetli olma, istisna ise ehliyetsizliktir. Bu ehliyetsizlik de çok dar bir alanla sınırlıdır. Zira, sınırlı ehliyetliler fiil ehliyetiyle ilgili üç koşula da sahiptirler. Ehliyetlerinin sınırlanması ya evli olmalarından ya da kendi yararlarından kaynaklanmaktadır. Eski medeni kanun döneminde sınırlı ehliyetliler grubuna evli kadınlar ile kendilerine kanunî müşavir tâyin edilmiş olan kişilerin girdiği kabul edilmekteydi. Ancak, yeni kanun karşısında, artık evli kadınların böyle bir sınıflandırmaya tabi tutulmadığını görüyoruz (Kılıçoğlu Ahmet, Medeni Hukuk Temel Bilgiler, s:145-158, Turhan Kitapevi, 2004, Ankara)
2.3. Yasal yerleşim yeri
Türk Medeni Kanununun 21. maddesinde; velayet ve vesayet altında bulunan kişilerin ikametgahları düzenlenmiştir. Buna göre; Velâyet altında bulunan çocuğun yerleşim yeri, ana ve babasının; ana ve babanın ortak yerleşim yeri yoksa, çocuğun kendisine bırakıldığı ana veya babanın yerleşim yeridir. Diğer hâllerde çocuğun oturma yeri, onun yerleşim yeri sayılır. Anılan maddenin ikinci fıkrasında ise; vesayet altındaki kişilerin ikametgahları düzenlenmiştir. Anılan fıkraya göre; Vesayet altındaki kişilerin yerleşim yeri, bağlı oldukları vesayet makamının bulunduğu yerdir.
2.4. Dernek kurma hakkı
Türk Medeni Kanununun 57. maddesinin birinci fıkrasına göre; Herkesin önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Ancak, anılan düzenlemenin ikinci fıkrasına göre; Dernek kurucularının fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Ayrıca, kanunun 64. maddesi gereğince; derneklere üye olma hakkını elde etmek için fiil ehliyetine sahip olmak gerekmektedir. Dolayısıyla, dernek kurma ve üye olma hakkı gibi bazı hakların kullanılmasını fiil ehliyetine sahip olma sonucuna bağlayan bu gibi sınırlandırmalar, özellikle bazı engel grupları açısından yeniden ele alınması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bu ihtiyaç, BM Engelli Hakları sözleşmesinin yasa önünde eşitliği düzenleyen 12. maddesi icabınca elzem olduğu görülmektedir.
3. İKİNCİ KİTAP: AİLE HUKUKU
Türk Medeni Kanununun bu kitabında; nişanlanma, evlenme ehliyeti ve engelleri, evlenme töreni, batıl olan evlenmeler, boşanma, evliliğin genel hükümleri, mal rejimleri, soybağının kurulması ve sonuçları, evlat edinme, velayet, akrabaların nafaka yükümlülüğü, ev içi düzen, aile vakfı, aile yurdu, vesayet gibi konular düzenlenmiştir. Bu bölümde bu konularda engellilerle ilgili düzenlemelere işaret edilecektir.
3.1. Nişanlanma
Türk Medeni Kanununun 118. maddesinin birinci fıkrasında; Nişanlanmanın ancak ve ancak evlenme vaadiyle olacağı düzenlenme altına alınmıştır. Anıılan maddenin ikinci fıkrasında; küçük ve kısıtlılar açısında nişanlanmanın bağlayıcı olması için yasal temsilcinin izni şart koşulmuştur. Kanununun anılan düzenlenmesinde; Nişanlanma, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça küçüğü veya kısıtlıyı bağlamaz denmektedir. Bu düzenlenmeden kısıtlanmış engellilerin yasal temsilcilerinin izniyle nişanlanabilecekleri sonucu ortaya çıkmaktadır.
3.2. Evlenme Ehliyeti ve Engelleri
Türk Medeni Kanununun 125. maddesine göre; evlenme ehliyetine sahip olmanın temel ve zorunlu koşulu ayırt etme gücüne sahip olmaktır. Anılan düzenlenmeye göre; Ayırt etme gücüne sahip olmayanlar evlenemez. Kısıtlıların ancak ve ancak yasal temsilcilerinin izniyle evlenebileceklerine dair Kanunun 127. maddesi düzenleme getirmiştir. Anılan düzenlenme şöyledir: Kısıtlı, yasal temsilcisinin izni olmadıkça evlenemez. Yasal temsilci bu iznini kullanırken kanun dairesinde davranması herhalde tartışmasızdır. Bu durumun denetlenmesi için ilgililerin mahkemeye başvurma hakkı bulunmaktadır. Kanunun 128. maddesine göre; Hâkim, haklı sebep olmaksızın evlenmeye izin vermeyen yasal temsilciyi dinledikten sonra, bu konuda başvuran küçük veya kısıtlının evlenmesine izin verebilir denmektedir. Dolayısıyla bu düzenlenmeye göre yasal temsilcinin bu yetkisini kötüye kullanması engellenmeye çalışılmıştır. Ayrıca kanununun 136. maddesinde de evlendirme memurunada resen gözetmesi gereken birtakım sorumluluklar tanınmıştır. Mezkur maddeye göre; Erkek ve kadından her biri, nüfus cüzdanı ve nüfus kayıt örneğini, önceki evliliği sona ermiş ise buna ilişkin belgeyi, küçük veya kısıtlı ise ayrıca yasal temsilcisinin imzası onaylanmış yazılı izin belgesini ve evlenmeye engel hastalığının bulunmadığını gösteren sağlık raporunu evlendirme memurluğuna vermek zorundadır.
Akıl hastalığı Türk Medeni Kanununun 133. maddesinde genel bir evlenme engelli olarak düzenlenmiştir. Haliyle bu düzenleme zihinsel engellileri doğrudan ilgilendirmektedir. Anılan maddeye göre; Akıl hastaları, evlenmelerinde tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemezler. Ülkemizde zihinsel engellilerin evlenmeleri bu madde kapsamında değerlendirilerek ya yasal temsilcileri tarafından izin verilmemekte yada bir şekilde evlenmişlerse de evlilikleri iptal edilme yoluna gidilmektedir. Bu yaklaşım uluslararası insan hakları metinlerine ve özelliklede BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesine açıkça aykırıdır.
Uluslararası metinlerde evlenme hakkı şu şekilde yer almıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde evlenme hakkı 16. maddede düzenlenmiştir. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi 16. madde şöyledir: “Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurma hakkı vardır. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.” Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 23. maddesinde evlenme hakkı şu şekilde düzenlenmiştir: “Aile toplumun doğal ve esaslı bir birimidir ve aile toplum ve Devlet tarafından korunma hakkına sahiptir. Evlilik çağındaki her erkek ve kadının evlenme ve aile kurma hakkı hukuk tarafından tanınır. Evlenecek eşlerin tam ve serbest iradeleri ile kurulmayan bir evlilik geçerli sayılmaz. Bu Sözleşmeye taraf Devletler, eşlerin evlilik konusunda, evliliğin devam ettiği sürece ve boşanmada eşit hak ve yükümlülüklere sahip olmaları için gerekli önlemleri alır. Boşanma halinde çocukların korunması için gerekli hükümler konur.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin evlenme hakkını düzenleyen 12. maddesi şu şekildedir: “Evlilik çağına gelmiş erkekler ve kadınlar bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalara uygun olarak evlenmek ve bir aile kurmak hakkına sahiptir.” (Çakmak Ramazan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Evlenme Hakkı, Selçuk Üni. Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, Sayfa: 163-184, 2017).
BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme ile engelli bireyler açısından temel insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için imzacı devletlere çeşitli yükümlülükler getirilmiştir. Ulusal mevzuatımızın da işbu sözleşme ile uyumlaştırılması bu çerçevede bir yükümlülük olarak karşımıza çıkmaktadır. Anayasanın 90. maddesi gereği “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir.” Engelliler yönünden mevzuatımızın özellikle Türk Medeni Kanununun Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmenin yasa önünde eşit tanınmayı düzenleyen 12. maddesi ve hane ve aile hayatını düzenleyen 23. maddesi konumuzu doğrudan ilgilendirmektedir.
Sözleşmenin 12 nci maddesinin 1 inci paragrafı engelli bireylerin yasa önünde kişi olarak tanınma hakkına sahip olduğunu yeniden onaylamaktadır. Sözleşmenin 12 nci maddesinin 2 nci paragrafı engelli bireylerin tüm yaşam alanlarında diğerleriyle eşit koşullar altında hukuki ehliyete sahip olduğunu kabul etmektedir. Burada amaç, herkes için tam ve eşit hukuki ehliyet ilkesidir. Yani, burada hukuki ehliyet kavramı ile hak sahibi olmanın yanı sıra fiil ehliyetini içerecek şekilde genişletilerek düzenleme yapılmıştır. Sözleşmenin 12 nci maddesinin 3 üncü paragrafı; taraf devletlere engelli bireylerin hukuki ehliyetlerini kullanırken ihtiyaç duyacakları destek konusunda tedbir alma yükümlüğü yükler. Bu madde bağlamında Taraf Devletlerin engelli bireyleri hukuki ehliyetten yoksun bırakan düzenlemeleri uygulamadan kaldırması temel yükümlülüktür. Yine Taraf Devletler engelli birey yerine karar vermeyi öngören sistemler yerine destekli karar verme’ mekanizmaları hayata geçirmeli ve karar verirken veya kendisini ifade ederken güçlük çeken engelli bireylere yönelik destek mekanizmaları geliştirmesi zorunluluk oluşturmaktadır. Sözleşmenin 12 nci maddesinin 4 üncü paragrafı hukiki ehliyetinin kullanımı için oluşacak yeni yaklaşımlara ilişkin güvencelerle ilgilidir. fıkraya göre, Taraf Devletler hukuki ehliyetinin kullanımına ilişkin tüm tedbirlerin uluslararası insan hakları hukukuna uygun olarak istismarı önleyici uygun ve etkin bir şekilde güvenceler sağlaması konusunda sorumludur. Ve son olarak; Sözleşmenin 12 nci maddesinin 5 inci paragrafı ile engelli bireylerin mali ve ekonomik ilişkileri açısından hakları koruma altına alınmıştır (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
Hukuki ehliyet kavramı ile anlaşılması gereken; kanunların ergin birçok insana atfettiği hukuki bir kavram olup, bireylerin bağlayıcı kararlar alabilmesini ve saygınlık görmesini sağlar. Bununla birlikte bireyleri özgür kılar. İş sahibi olmayı, evlenmeyi ve mülk edinebilmeyi mümkün kılar. Ayrıca almak istemedikleri tıbbi bir tedaviyi etkin bir biçimde reddedebilmek gibi müdahalelerden bireyi korur (Demiray Ağca, Leyla, 2015).
BM Engelli Hakları Komitesinin sözleşmenin yasa önünde eşit tanınmayı düzenleyen 12. maddesine dair 1 nolu yorumunun 8. paragrafında hukuki ehliyetin engelliler için nedenli önemli olduğuna vurgu yapılmıştır. Mezkur paragrafa göre; Sözleşmenin 12. maddesi tüm engelli bireylerin tam hukuki ehliyete sahip olduklarını kabul etmektedir. Hukuki ehliyet, önyargılara dayanılarak tarih boyunca kadınlar (özellikle evlenmeleri halinde) ve etnik azınlıklar dahil çok sayıda gruba tanınmadığı belirtildikten sonra; engelli bireylerin halen dünya çapında hukuk sistemlerinde hukuki ehliyeti en yaygın biçimde tanınmayan grup olarak kaldığına dikkat çekilmektedir. Buna göre; Yasa önünde eşit tanınma hakkı, hukuki ehliyetin insanlıkları nedeniyle her bireyde bulunan evrensel bir özellik olduğu ve engelli bireyler için de diğerleri ile aynı biçimde savunulması gerektiği anlamına geldiği; Hukuki ehliyet, medeni, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların kullanılması için vazgeçilmez olduğu; Sağlıkları, eğitimleri ve çalışma yaşamları ile ilgili önemli kararlar verecekleri zaman engelli bireyler için özellikle önem taşıdığı vurgulanmıştır. Ayrıca, BM Engelli Hakları Komitesinin 1 nolu yorumunun 8. Paragrafında özellikle şu hususun altı çizilmiştir. Engelli bireylerin hukuki ehliyetinin tanınmaması, çoğu zaman, oy verme hakkı, evlenme ve aile kurma hakkı, üreme hakları, ebeveynlik hakları, yakın ilişki ve tıbbi tedavi konusunda rıza verme hakkı ve özgürlük hakkı dahil bir çok temel haktan mahrum kalmalarına yol açmıştır.”
BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmenin 23. maddesi hane ve aile hayatına saygıyı düzenlemiştir. Anılan düzenlemenin 1.paragrafında; Taraf Devletler evlilik, aile, ebeveynlik ve özel ilişkilere dair meselelerde engellilere karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmak için uygun tedbirleri etkin bir şekilde ve engellilerin diğer bireylerle eşit olduğunu gözeterek alır. Bu çerçevede :Evlilik çağına gelmiş engellilerin evlenme ve aile kurma hakkının tanınması ve bu hakkın evlenmek isteyen eşlerin serbest iradeleri ve rızaları doğrultusunda kullanılması için imzacı devletler gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadırlar.
3.3. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı
Bu bölümün bahsinde değindiğimiz HGK kararı, ayırtım gücünden yoksun engellilerin evlenme ehliyeti yönünden özel olarak irdelenmesi ayrı bir çalışmanın konusudur. Ancak burada konunun özelliği gereği mezkur karara genel hatlarıyla işaret edilecektir. Ayırtım gücünden yoksun iki engellinin evliliklerinin butlanı için açılan davada, Ankara 1. Aile Mahkemesinin davayı red etmesi ve yargıtayca işbu kararın bozulması ve mahkemenin kararında direnmesi sonucu verilen 2017/2-2672 Esas ve 2018/1717 Karar sayılı HGK kararı Yargıtay bozması doğrultusunda olup, mahkeme kararını bozmuştur. HGK kararı, TMK 145 ve devamı düzenlemelerine dayandırılmıştır. AİHS ve EHİS’in bu konudaki düzenlemeleri anılan karara oldukça dar bir yorumla yansıtılmaya çalışılmıştır.
Yerel mahkeme kararını; tarafların özel durumunu, ihtiyaçlarını, paylaşımlarını, birlikte geçirdikleri süre gibi unsurları da dikkate alarak bu konudaki uluslararası düzenlemelerden hareketle tarafların somut koşullarınıda gözeterek EHİS’in 23. maddesine göre vermiştir. Yerel mahkeme kararı, tarafların 1979 tarihinden 2009 yılına kadar birlikte yaşadıkları, 2009 yılında anlaşılamayan bir sebeple davacının ailesinin davacıyı yanlarına alarak bu davayı açtığı, 30 yıl sonra açılan davanın iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı, her iki tarafın engelli olmasına karşın Anayasanın 90. maddesine göre iç hukuk gibi uygulanması gereken uluslararası sözleşmeler dikkate alındığında Türkiye tarafından kabul edilen ve 4721 Sayılı. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 145. maddesine göre özel hüküm niteliğinde olan Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme uyarınca evliliğin engellilerin insan hakkı olduğu ve engellenemeyeceği gerekçesiyle butlan davasının, diğer yandan boşanmayı gerektirecek ve davalıdan kaynaklanan bir kusurun varlığı da kanıtlanmadığından boşanma talebinin reddine şeklinde dayanaklandırılarak, karar verilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kumlu önüne gelen uyuşmazlık; 1979 yılında evlenen ve TMK’nın 405. maddesi uyarınca kısıtlanarak vasi atandığı anlaşılan taraflar hakkında davacı kadının açtığı “butlan olmadığı takdirde boşanma” davasına konu olayda Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesinde evliliğin insan hakkı olduğu ve engellenemeyeceğinin kabul edilmiş olması karşısında davalının evlenme tarihinde sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunup bulunmadığı veya evlenmeye engel derece akıl hastası olup olmadığı hususunun yarattığı çatışmanın nasıl giderileceği noktasındadır. Bunun üzerine Hukuk Genel Kurulu, “tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait askerlik belgeleri, tüm doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kâğıtları, film grafıleri ve reçeteler eksiksiz getirtilerek davalının “evlenme tarihinde” sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunup bulunmadığı veya evlenmeye engel derece akıl hastası olup olmadığı hususunun Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulundan rapor alınmak suretiyle tespiti; bu doğrultuda mutlak butlan sebebi mevcutsa kamu düzeni düşüncesi ile herhangi bir süreye tabi olmayan bu davanın kabulü, aksi hâlde davacının ikinci kademe isteği olan boşanma davası yönünden delillerin değerlendirilmesi olmalıdır.” Şeklinde karar vermiştir. Anılan bozma gerekçesindende açıkça anlaşıldığı üzere, HGK, AHİM’in son dönem kararlarına yansıttığı AİHS’in evlenme hakkını düzenleyen 12. maddesinin yeni yorumunu ve EHİS’in 23. maddesindeki ayırtım gücünden yoksun engellilerin evlenme hakkına getirilen yaklaşımı hiçbir şekilde dikkate almamıştır. Nitekim bu eleştiri karara karşı oy kullanan yargıçların düşüncesindede kendisini göstermektedir. Şöyle ki: Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında otuz yıl süren bu evlilikte butlan davası açılmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığı, Anayasanın 90. maddesi hükmü dikkate alındığında Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin yok sayılamayacağı, bu sebeplerle direnme kararının onanması gerektiği şeklindeki azınlık görüşünün Hak temelli bir anlayıştan hareketle oluşturulduğu görülmektedir. Azınlık görüşüüne göre: EHİS’in engellilerin yasa önünde eşit tanınmasını düzenleyen 12. maddesi ve aile kurma ve evlenme hakkını düzenleyen 23. maddesi sonucu olarak; engelliler hakkın objesi değil, süjesi olarak kabul edilmiştir. Buna karşın; bu görüşün çoğunluk tarafından kabul görmemiş olması engellilere ve engelliliğe Medikal Yaklaşımın bir yansımasıdır.
3.4. Batıl Olan Evlenmeler
Mutlak Butlan ile batıl olan evlenmeler Türk Medeni Kanununun 145. maddesinde düzenlenmiştir. Eşlerden birinin, evlenme sırasında evli bulunması, sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması, evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması, evlenmeye engel olacak derecede hısımlığın bulunması mutlak evlenme yasakları olarak sayılmıştır. Bu maddeye göre; eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması veya evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması halinde o evlilik mutlak butlan ile batıl hale gelir. Anılan maddenin 2. Ve 3. Bendleri doğrudan engelli kişilerin evlenme hakkını etkileyen düzenlemelerdir. Mezkur maddenin bu bendleri; sürekli ayırtım gücünden yoksun bulunan engelli bireylerin evlenme ehliyeti yoktur. Dolayısıyla, Bu maddenin 2. Bendine göre, sürekli ayırt etme gücünden yoksun olan bir engelli bireyin kesinlikle evlenemeyeceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu madde bu haliyle; yukarıda açıkladığımız gibi Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmenin 12. Ve 23. maddelerine aykırılık oluşturmaktadır.
Yukarıda da işaret edilgiği gibi, Türk Medeni Kanununun 145. maddesine göre; ayırtım gücünden yoksun olan kişilerin evlenme ehliyetleri bulunmamaktadır. Ancak her nasılsa bu kişi evlenmişse bu evlilik mahkeme kararı ile kaldırılır. Fakat bu evlilik mahkemenin kaldırma kararına kadar geçerli bir evliliğin tüm hüküm ve sonuçlarını doğurur. Örneğin: Doğan çocuklar geçerli bir evlilikten doğan çocuklar gibi sahih neseplidirler; diğer eş iyiniyetliyse evlenmekle elde ettiği kişisel durumu muhafaza eder (Kılıçoğlu Ahmet, 2004, s.148)
Türk Medeni Kanununun 146. maddesine göre; Mutlak butlan ile batıl olan evlenmelerin butlanı için Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen dava açılır. Ayrıca, bu dava, ilgisi olan herkes tarafından da açılabilir. Kanunun 147. maddesine Göre; Sona ermiş bir evliliğin mutlak butlan ile batıl olduğuna dair, artık Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen dava edilemez; Ancak her ilgili isterse, evliliğin mutlak butlan ile batıl olduğunu karar altına alınmasını talep edebilir. Ayrıca, Ayırt etme gücünün sonradan kazanılması veya akıl hastalığının iyileşmiş olması durumlarında mutlak butlan davasını yalnız ayırt etme gücünü sonradan kazanan veya akıl hastalığı iyileşen eş de açabilir. Evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliliği mutlak butlan kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyiniyetli ise, bu evlenmenin butlanına karar verilemez.
Türk Medeni Kanununun 148. maddesi ile Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk halinde, ayırt etme gücünden geçici olarak yoksun kalmış eşe evliliği iptal ettirme hakkı sağlanmıştır. Anılan madde gereğince; Evlenme sırasında geçici bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olan eş, isterse evlenmenin iptalini dava edebilir. Kanunun 153. maddesi yasal temsilcinin iznini almadan evlenen küçük veya kısıtlıların durumunu düzenlemiştir. Anılan maddeye göre; Küçük veya kısıtlı, yasal temsilcisinin izni olmadan evlenirse, izni alınmayan yasal temsilci evlenmenin iptalini dava edebilir. Ancak, Bu şekilde evlenmiş olan küçük ve kısıtlı kimse sonradan onsekiz yaşını doldurmak suretiyle ergin olur, kısıtlı olmaktan çıkar veya kadın gebe kalırsa evlenmenin iptaline karar verilemez.
3.5. Boşanma
Bu konu, boşanma sebepleri arasında sayılan akıl hastalığı yönü itibarıyla engellileri ilgilendirmektedir. Akıl hastalığı evlilik birliğini diğer eş için çekilmez hale getirmişse, bir boşanma nedeni olarak kanunda düzenlenmiştir. Kanunun 165. maddesine göre; Eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hâle gelirse, hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla tespit edilmek koşuluyla bu eş boşanma davası açabilir.
3.6. Mal Rejimleri
Bu konu özellikle; sözleşme ehliyeti boyutuyla engellileri ilgilendirmektedir. TMK’nın204 maddesine göre; Mal rejimi sözleşmesi, ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilir. Aynı maddenin 2. fıkrasında küçükler ve kısıtlıların mal rejimi sözleşmesi yapmaları halinde, yasal temsilcilerinin rızasını almak zorundadırlar. Bu sözleşmenin geçerliliği özel bir şekil koşuluna bağlanmıştır. Kanunun 205. maddesinde, Mal rejimi sözleşmesi, noterde düzenleme veya onaylama şeklinde yapılır denmektedir. Aynı maddenin 2. fıkrasında; Mal rejimi sözleşmesini kısıtlıların yapması halinde; bu sözleşmenin kısıtlıyı bağlaması için yasal temsilcisince de imzalanması zorunludur. Ayrıca, haklı bir sebebin varlığı halinde, hakim kararıyla, taraflar arasındaki mal rejimi sözleşmesinin olağanüstü mal rejimi sözleşmesine dönüştürülmesi söz konusu olacaktır. Kanunun 206. maddesine göre; Haklı bir sebep varsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine, mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüşmesine karar verebilir. Mezkur maddenin 1. fıkrasının 5. Bendine göre; Diğer eşin sürekli olarak ayırt etme gücünden yoksun olması; haklı bir sebebin varlığı olarak kabul edilmektedir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; Eşlerden biri ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun ise, onun yasal temsilcisi de bu sebebe dayanarak mal ayrılığına karar verilmesini isteyebilir.
3.7. Soybağı
“Soybağı denilince anlaşılması gereken, dar anlamıyla, sadece çocuk ile ana ve babası arasındaki bağ; geniş anlamıyla ise, birbiri arasında kan bağı olanlar arasındaki bağdır. Bu bağı en doğal yol olan doğum, yani kan bağı ortaya çıkarır. Bu nedenle, kan bağından kaynaklanan soybağına doğal soybağı da denilmektedir. Bunun dışında, soybağı, evlât edinme ve tanıma işlemi ile veya babalık davası sonucu verilen bir yargısal kararla da kurulmuş olabilir”(Kılıçoğlu, s,91,2004).
Evlilik sırasında ayırtım gücünün kaybedilmesi sonradan bazı ilgililere soybağının reddi davası açma hakkı sağlaması konumuz açısında engellileri ilgilendirmektedir. TMK’nın 291. maddesinde; Soybağı davası açma süresinin geçmesinden önce kocanın sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâlinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, kocanın sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini öğrenmesinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilir. Bunun dışında; Kanunun 294. maddesinde; Ana ve babanın yasal mirasçıları, çocuk ve Cumhuriyet savcısı sonradan evlenme yoluyla soybağının kurulmasına itiraz edebileceklerinin yanısıra, Çocuğun altsoyu da, çocuğun ölmüş ya da ayırt etme gücünü sürekli olarak kaybetmiş olması hâlinde itiraz hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir.
3.8. Tanıma
Tanıma işleminin ne şekilde yapılacağı kanunun 295. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre; Tanıma, babanın, nüfus memuruna veya mahkemeye yazılı başvurusu ya da resmî senette veya vasiyetnamesinde yapacağı beyanla olur. Anılan maddenin 2. fıkrasında Tanıma beyanında bulunan kimse kısıtlı ise, vasisinin rızasının zorunlu olduğu düzenlenmiştir.
3.9. Evlat Edinme
Bir küçüğün evlat edinilmesi ile ilgili düzenleme kanunun 307. maddesinde düzenlenmiştir. maddenin 1. fıkrasında; Evli olmayan kişinin otuz yaşını doldurması halinde tek başına evlât edinebileceğini belirtikten sonra 2. fıkrada Otuz yaşını doldurmuş olan eş, diğer eşin ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksunluğu yüzünden birlikte evlât edinmesinin mümkün olmadığını ispat etmesi hâlinde, tek başına evlât edinebileceğini düzenlemiştir.
Kanunun 308. maddesinin 2. fıkrasında; Ayırt etme gücüne sahip olan küçük, rızası olmadıkça evlât edinilemez düzenlemesi haklı olarak evlat edinmede küçüğün rızasının aranması zorunluluğunu getirirken; anılan maddenin 3. fıkrasında; Vesayet altındaki küçük, ayırt etme gücüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın vesayet dairelerinin izniyle evlât edinilebileceğine dair düzenleme vesayet altındaki küçüğün ayırtım gücüne sahip olup, olmamasına bakılmaksızın küçüğün iradesinin esas alınmaması eleştiri konusu yapılması gerekmektedir. Ayrıca, kanunun 311. maddesinin 1. fıkrasında; küçüğün evlat edinilmesinde; ana veya babasından birinin ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun bulunuyorsa, bu ana ve babadan birinin rızasının aranmayacağına dair düzenleme başta EHİS olmak üzere, temel insan hakları metinlerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Kanunun 313. maddesi Bedensel veya zihinsel engeli sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç olan engellilerin evlat edinilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu husus 3/7/2005-5399 sayılı kanunun 1. maddesi ile anılan maddenin 1. fıkrasına eklenmiştir. Anılan düzenleme gereğince; Bedensel veya zihinsel engeli sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç olan kişinin altsoyunun açık muvafakatiyle evlat edinilebileceği düzenlenmiştir. Mezkur düzenlemenin 1.fıkrasının 1. Bendinde; Bedensel veya zihinsel engeli sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç ve evlât edinen tarafından en az beş yıldan beri bakılıp gözetilmekte ise, Aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca; Evli bir kimse ancak eşinin rızasıyla bu kimseyi evlât edinilebilir.
Kanunun 316. maddesinin 1. fıkrasında; Evlât edinmeye, ancak esaslı sayılan her türlü durum ve koşulların kapsamlı biçimde araştırılmasından, evlât edinen ile edinilenin dinlenmelerinden ve gerektiğinde uzmanların görüşünün alınmasından sonra karar verilir denildikten sonra; 2. fıkrasında; Araştırmada özellikle evlât edinen ile edinilenin kişiliği ve sağlığı, karşılıklı ilişkileri, ekonomik durumları, evlât edinenin eğitme yeteneği, evlât edinmeye yönelten sebepler ve aile ilişkileri ile bakım ilişkilerindeki gelişmelerin açıklığa kavuşturulması gerekir düzenlemesine yer verilmiştir. Bu fıkrada geçen özellikle evlât edinen ile edinilenin kişiliği ve sağlığı ibareleri uygulamada hatalı bir şekilde değerlendirilerek engellilerin evlat edinme hakkı önünde bir bariyer görevi görmektedir.
3.10. Velayet
Kanunun 335. maddesinin 1. fıkrasında genel olarak velayet hakkı düzenlenmiştir. Buna göre; Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz denmektedir. Anılan maddenin 2. fıkrasında, kısıtlanan ergin çocukların velayetinin ana ve babasında kalmaya devam edeceğine ilişkin düzenleme yapılmıştır. Mezkur fıkraya göre; Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velâyeti altında kalmaya devam ederler.
Kanunun 337. maddesinin 1. fıkrasında; Ana ve baba evli değilse velâyetin anaya ait olacağı düzenlenmiştir. Anılan maddenin 2. fıkrasında ise; Ana küçük, kısıtlı veya ölmüş ya da velâyet kendisinden alınmışsa hâkim, çocuğun menfaatine göre, vasi atar veya velâyeti babaya verir. Düzenlemesine yer verilmiştir. Burada kısıtlanmış olmak özellikle uygulamada engelli kişilerin velayet hakkını kullanmalarında önemli bir sorun haline gelmektedir.
Kanunun 340. maddesinin 2. fıkrasında; Ana ve babanın çocuğun zihinsel veya bedensel engelli olması halinde eğitimi ile ilgili olarak özel bir düzenleme yapılmıştır. Buna göre: Ana ve baba çocuğa, özellikle bedensel ve zihinsel engelli olanlara, yetenek ve eğilimlerine uygun düşecek ölçüde, genel ve meslekî bir eğitim sağlarlar.
Kanunun 347. maddesinin 1. fıkrasında; Çocuğun bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunur veya çocuk manen terk edilmiş hâlde kalırsa hâkim, çocuğu ana ve babadan alarak bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirebilir şeklinde bir düzenleme yer almaktadır. Çocuğun Koruma önlemleri kapsamında yapılan bu düzenleme özellikle engelli ebeveynler açısından yanlış uygulamalara yol açmaktadır.
Kanunun Velayet hakkının kaldırılmasını düzenleyen 348. maddesinin 1. fıkrasının 1. Ve 2. Bendleri de engelli ebeveynlerin velayet haklarını kullanmalarında birçok soruna neden olmaktadır. Anılan maddenin 1. fıkrasına göre; Çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı önceden anlaşılırsa, hâkim velâyetin kaldırılmasına karar verir denildikten sonra; 1. Bent de ; Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi; veya 2. Bent de Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması halinde velayet hakkının kaldırılacağına karar verileceği düzenleme altına alınmıştır. Toplumsal kalıp yargılar ve ön yargılar nedeniyle engelli ebeveynler açısından; Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması gibi sebepler hatalı uygulanarak engelli ebeveynlerin velayet haklarını kullanmalarında bir çok sorunla karşı karşıya kalmalarına neden olmaktadır.
3.11. Ev Başkanının Sorumluluğu
Kanunun 369. maddesi ev başkanının sorumluluğunu düzenlemiştir. Anılan maddenin 1. fıkrasında; Ev başkanı, ev halkından olan küçüğün, kısıtlının, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunan kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe sorumludur denilerek ev başkanının objektif sorumluluğuna işaret edilmektedir. 2. fıkrada ise ev başkanın yükümlüolüğüne dikkat çekilmiştir. Buna göre; Ev başkanı, ev halkından akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunanların kendilerini ya da başkalarını tehlikeye veya zarara düşürmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür denmektedir.
3.12. Vesayet
TMK’nın 403. maddesinin 1. fıkrasında; Vasi, vesayet altındaki küçüğün veya kısıtlının kişiliği ve malvarlığı ile ilgili bütün menfaatlerini korumak ve hukukî işlemlerde onu temsil etmekle yükümlü olan kişi olarak tanımlanmıştır. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; Kayyım, belirli işleri görmek veya malvarlığını yönetmek için atanan kişi olarak tanımlanmaktadır.
Kısıtlama vesayet altına alınmanın en önemli sebeplerinden biridir. TMK’da ayırtım gücünden yoksun engellilere ve engellinin isteği üzerine vasi atanacağına dair düzenlemeler vardır. Kanunun 405. maddesinin 1. fıkrasında; Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kişinin kısıtlanacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında; bildirim yükümlülüğü getirilmiştir. Buna göre; Görevlerini yaparlarken vesayet altına alınmayı gerekli kılan bir durumun varlığını öğrenen idarî makamlar, noterler ve mahkemeler, bu durumu hemen yetkili vesayet makamına bildirmek zorundadırlar. Bazen bu düzenleme uygulamada ilgililer tarafından amacını aşan bir şekilde kullanılmaktadır. Örneğin ilgililer, kişinin sırf görme engelli olmasını bile vesayet altına alınma nedeni olarak görüp, bu yönde işlem yapmaktadırlar.
Kanunun 408. maddesinde; kişinin isteği üzerine kendisine vasi tayin edilebileceği düzenlenmiştir. Kişinin; Yaşlılığı, engelliliği, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat etmesi halinde isteği üzerine kısıtlanmasına karar verilir.
Kanunun 409. maddesinin 1. fıkrasında; Bir kimse dinlenilmeden kısıtlanamaz denmektedir. Aynı maddenin 2. fıkrasında; Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya ancak resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilebileceği ve gerekirse karar verilmeden önce bu kişilerin dinlenebileceği düzenleme altına alınmıştır.
Kanunun 410. maddesinin 1. fıkrasında; Kısıtlama kararı, kesinleşir kesinleşmez hemen kısıtlının yerleşim yeri ile nüfusa kayıtlı olduğu yerde ilân olunacağı düzenlenmiştir. Mezkur maddenin 2. fıkrasında ise; Kısıtlamanın iyiniyetli üçüncü kişileri ilândan önce etkilemeyeceği düzenlenmiştir. Kanunun 411. maddesinde ise; Vesayet işlerinde yetkili vesayet makamları küçüğün veya kısıtlının yerleşim yerindeki vesayet makamları olduğu düzenlenmiştir. Kanunun 412. maddesinin 1. fıkrasında; Vesayet makamının izni olmadıkça vesayet altındaki kişi yerleşim yerini değiştiremeyeceğini; maddenin 2. fıkrasında ise; Yerleşim yerinin değişmesi hâlinde yetki, yeni vesayet makamlarına geçeceği düzenlenmiştir
Kanunun 417. maddesinin 1. fıkrasının 2. Bendinde; Bedensel engelleri veya sürekli hastalıkları sebebiyle bu görevi güçlükle yapabilecek olanlar vasilik yapmaktan kaçınabilirler. Ayrıca, kanunun 418. maddesine göre; kısıtlılar vasi olamazlar:
Kanunun 420. maddesinde; Vesayet işleri zorunlu kıldığı takdirde vesayet makamı, vasinin atanmasından önce de re’sen gerekli önlemleri alma kapsamında; özellikle, kısıtlanması istenen kişinin fiil ehliyetini geçici olarak kaldırabileceğini ve ona bir temsilci atayabileceğini düzenlemiştir.
Kanunun 426. maddesinde hangi hallerde temsil kayyımı atanabileceği düzenlenmiştir.
Buna göre; 1. Ergin bir kişi, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri bir sebeple ivedi bir işini kendisi görebilecek veya bir temsilci atayabilecek durumda değilse,
2. Bir işte yasal temsilcinin menfaati ile küçüğün veya kısıtlının menfaati çatışıyorsa,
3. Yasal temsilcinin görevini yerine getirmesine bir engel varsa; ilgilinin istemi üzerine veya resen temsil kayyımı atanmasına karar verilir. Ayrıca, kanunun 428. maddesine göre; İsteğe bağlı kısıtlama sebeplerinden biri varsa, ergin bir kişiye kendi isteği üzerine bir kayyımın atanabileceği düzenleme altına alınmıştır.
Kanunun 429. maddesinde; Kısıtlanması için yeterli sebep bulunmamakla beraber korunması bakımından fiil ehliyetinin sınırlanması gerekli görülen ergin bir kişiye aşağıdaki işlerde görüşü alınmak üzere bir yasal danışman atanır:
1. Dava açma ve sulh olma,
2. Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir aynî hak kurulması,
3. Kıymetli evrakın alımı, satımı ve rehnedilmesi,
4. Olağan yönetim sınırları dışında kalan yapı işleri,
5. Ödünç verme ve alma,
6. Ana parayı alma,
7. Bağışlama,
8. Kambiyo taahhüdü altına girme,
9. Kefil olma.
Anılan maddenin 2. fıkrasında ise; Aynı koşullar altında bir kimsenin malvarlığını yönetme yetkisi, gelirlerinde dilediği gibi tasarruf hakkı saklı kalmak üzere kaldırılabilir. Bu düzenleme, engelli kişilerin fiil ehleyetini veya tasarruf ehleyetini kullanırken bir çok kısıtlama ile karşı karşıya kalmalarına dayanak oluşturmaktadır.
Kanunun 432. maddesinde koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması düzenlenmiştir. Sözkonusu maddeye göre; Akıl hastalığı, akıl zayıflığı, alkol veya uyuşturucu Madde bağımlılığı, ağır tehlike arzeden bulaşıcı hastalık veya serserilik sebeplerinden biriyle toplum için tehlike oluşturan her ergin kişi, kişisel korunmasının başka şekilde sağlanamaması hâlinde, tedavisi, eğitimi veya ıslahı için elverişli bir kuruma yerleştirilebileceği veya alıkonulabileceğine yönelik olmasına karşın, uygulamada bu maddenin bazen engellilerin hukuki işlem ehliyetlerinin kısıtlanması taleplerine de dayanak oluşturduğuna tanık oluyoruz.
Kanunun 435. maddesinde ise; koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması kararına karşı itiraz düzenlenmiştir. maddeye göre; Kuruma yerleştirilen kişi veya yakınları, verilen karara karşı kendilerine bildirilmesinden başlayarak on gün içinde denetim makamına itiraz edebilirler. Ayrıca, bu hakkın kurumdan çıkarılma isteminin reddi hâlinde de kullanılabileceği sözkonusudur.
Kanunun 447. maddesinde; koruma amacıyla özgürlüğü kısıtlanmış kişilere yönelik vasinin yükümlülükleri düzenlenmiştir. maddenin 1. fıkrasında; Vasi, kısıtlıyı korumak ve bütün kişisel işlerinde ona yardım etmekle yükümlü olduğu, maddenin 2. fıkrasında ise; Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde vasi, koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanmasına ilişkin hükümlere göre kısıtlıyı bir kuruma yerleştirebileceği veya orada alıkoyabileceği düzenlenmiştir. Her ne kadar vasinin durumu derhal vesayet makamına bildirme yükümlülüğü varsada, sözkonusu düzenlemenin uygulamada kötüye kullanımlara açık olduğuda görülmektedir.
Kanunun 450. maddesinde; Vesayet altındaki kişinin görüşünün alınması düzenlenmiştir. Anılan maddenin 1. fıkrasına göre; Şayet, vesayet altındaki kişi görüşlerini oluşturma ve açıklama yeteneğine sahipse, vasi önemli işlerde karar vermeden önce olanak ölçüsünde, kısıtlının görüşünü almakla yükümlü olduğu, ayrıca; maddenin 2. fıkrasında, Vesayet altındaki kişinin işi uygun bulmuş olması vasiyi sorumluluktan kurtarmayacağı düzenlenmiştir.
Kanunun 451. Ve 452. maddelerinde; Vesayet altındaki ayırtım gücüne sahip kişinin yapabileceği işler düzenlenmiştir. 451. maddede vesayet altındaki kişinin vasinin rızası ile yapacağı işler belirlenmiştir. Buna göre; Ayırt etme gücüne sahip olan vesayet altındaki kişi, vasinin açık veya örtülü izni veya sonraki onamasıyla yükümlülük altına girebilir veya bir haktan vazgeçebilir. Yapılan işlem diğer tarafın belirlediği veya başvurusu üzerine hâkimin belirleyeceği uygun bir süre içinde onanmazsa, diğer taraf bununla bağlı olmaktan kurtulur. 452. maddede ise vasinin onamadığı işlemlerde tarafların sorumluluğunu düzenlemiştir. 452. maddenin 1. fıkrasına göre; Vasinin onamadığı işlemlerde taraflardan her biri verdiğini geri isteyebilir. Ancak, vesayet altındaki kişi, sadece kendi menfaatine harcanan veya geri isteme zamanında malvarlığında mevcut olan zenginleşme tutarıyla ya da iyiniyetli olmaksızın elden çıkarmış olduğu miktarla sorumludur. Anılan maddenin 2. fıkrasında ise; Vesayet altındaki kişi, fiil ehliyetine sahip olduğu hususunda diğer tarafı yanıltmış ise, diğer tarafın bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olacağı düzenlenmiştir.
Kanunun 453. maddesinde; vesayet altındaki kimsenin vesayet makamlarının izni üzerine icra ettiği Meslek veya sanat ile ilgili yaptığı iş ve işlemlerden sorumluluğu düzenlenmiştir. Sözkonusu maddeye göre; Vesayet altındaki kişiye vesayet makamı tarafından bir meslek veya sanatın yürütülmesi için izin verilmiş ise, o kişi bununla ilgili her türlü olağan işlemleri yapmaya yetkilidir ve bu tür işlemlerden dolayı bütün malvarlığı ile sorumludur.
Kanunun 474. maddesinde akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle kısıtlanmış kimsenin kısıtlılığının sona erme halini düzenlenmiştir. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı yüzünden kısıtlanmış olan kişi üzerindeki vesayetin kaldırılmasına, ancak kısıtlama sebebinin ortadan kalkmış olduğunun resmî sağlık kurulu raporu ile belirlenmesi hâlinde bu kimselerin kısıtlılık halinin sona ermesine karar verilebilir.
3.13. Engelliler Açısından Vesayet Düzenlemelerine Yönelik Kısa Bir Değerlendirme
18 yaşını tamamlayan ancak ayırt etme gücüne sahip olmayan kişiler, velayet altında olmayan küçükler ve kısıtlıların hukuki işlemlerinin nasıl yapılacağı ve bu işlemleri yapacak olan vasi, vesayet makamı ve denetim makamı gibi sürece dahil olan diğer organların nasıl çalışması gerektiği özellikle Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme (EHİS)’nin kabulü ile birlikte daha da önem kazanmıştır. Bu kapsamda, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de vesayet altındaki bireylerin malvarlıklarının yönetimi, hukuki işlemlerinin takibi ve bireylere bakım/barınma hizmeti sunulması konularında, hak temelli bakış açısıyla; bireysel özerkliğe ve insan onuruna saygı gösterilmesi, kişinin hak ve yükümlülükleri üzerinde özgürce tasarrufta bulunabilmesi gibi temel ilkeler ışığında işlemlerin taraflarının hakkaniyet ölçütleri çerçevesinde hak ve yükümlülük altına girdikleri bir yapı benimsenmesi yönünde çalışmaların yapılması zorunluluk oluşturmaktadır.
Türk Medeni Kanununda, vesayet kurumu; kanunda sayılmış sebeplerden herhangi biri nedeniyle kısıtlanarak hukuki işlem ehliyetinden yoksun kalmış “korunmaya ve yardıma muhtaç olan” kişileri korumak amacıyla düzenlenmiştir. Eski medeni kanunumuzda, körlük sağırlık gibi durumlar vasi veya kayyım atanma nedeni olarak görülmekteydi. Bu anlayışın sonucu olarak, Kanundaki vesayet kurumunun engellilere yaklaşımı; bu bireylerin, merhamet ya da şefkat uyandıran ve yetersizliklerini telafi etmek için toplumsal korumaya ve desteğe ihtiyacı olan bağımlı bireyler olarak algılanmasının düşündürtmektedir. Bu anlayış, engellilere ve engelliliğe medikal yaklaşımın bir sonucu olarak temellendirilmiştir. Medikal yaklaşımın sonucu olarak; Engelli bireylerin, insan haklarının yasal özneleri olmaktan ziyade, çoğunlukla birer hasta ya da bakım nesnesi olarak görülmesi çağımızın çok gerisinde kalmıştır. Bu nedenle Türk Medeni Kanununda medikal anlayışla temellendirilen engellilere yönelik vesayet düzenlemelerinin çağın gereklerine göre, Engelli Haklarına İlişkin Sözleşmenin (EHİS) düzenlemeleri de dikkate alınarak yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacı vardır.
4. ÜÇÜNCÜ KİTAP MİRAS HUKUKU
Türk Medeni Kanununun 4. Kitabı miras hükümlerini içermektedir. Bu kitapta; mirasçılar, ölüme bağlı tasarruflar, mirasın geçmesi ve sonuçları, mirasın paylaşılması gibi konular düzenlenmiştir. Biz bu kısımda belirtilen konularda engelli kişiler ile ilgili düzenlemelere işaret edeceğiz.
4.1. Tasarruf Ehliyeti
Miras hukukunda tasarruf ehliyeti, vasiyet ve miras sözleşmesi yaparken karşımıza çıkmaktadır. Kanunun 502. maddesinde; vasiyete ilişkin olarak, genel tasarruf ehliyetinden farklı olarak özel tasarruf ehliyeti öngörülmüştür. Anılan maddeye göre; Vasiyet yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve onbeş yaşını doldurmuş olmak gerekir. Kanun 503. maddesinde ise; Miras sözleşmesinde tasarruf ehliyeti düzenlenmiştir. Vasiyetten farklı olarak miras sözleşmesinde; tasarruf ehliyetine sahip olabilmek için tam ehliyetli olmak gereklidir. Mezkur maddeye göre; Miras sözleşmesi yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmak, kısıtlı bulunmamak gerekir.
Resmi vasiyetnamede; Vasiyet eden bizzat okuma, yazma ve imzalama imkanına sahip değilse durum iki tanık önünde tespit edilir. Kanunun 535. maddesinde Mirasbırakan tarafından okunmaksızın ve imzalanmaksızın düzenleme başlığı altında bunun nasıl yapılacağını düzenlenmiştir. Anılan düzenlemenin 1. fıkrasına göre; Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa, memur vasiyetnameyi iki tanığın önünde ona okur ve bunun üzerine mirasbırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder. Sözkonusu maddenin 2. fıkrasında ise; tanıklığın nasıl gerçekleştirileceğine dair düzenleme yer almaktadır. Şöyle ki: tanıklar, hem mirasbırakanın beyanının kendi önlerinde yapıldığını ve onu tasarrufa ehil gördüklerini; hem vasiyetnamenin kendi önlerinde memur tarafından mirasbırakana okunduğunu ve onun vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan ettiğini vasiyetnameye yazarak veya yazdırarak altını imzalarlar. Kanunun 536. maddesinde ise; düzenleme şeklinde yapılan vasiyetnamede kimlerin tanık olarak katılamayacağını düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre; Fiil ehliyeti bulunmayanlar, bir ceza mahkemesi kararıyla kamu hizmetinden yasaklılar, okur yazar olmayanlar, mirasbırakanın eşi, üstsoy ve altsoy kan hısımları, kardeşleri ve bu kişilerin eşleri, resmî vasiyetnamenin düzenlenmesine memur veya tanık olarak katılamazlar.
4.2. Koruma Önlemleri
Mirasın geçmesinin sonuçları kapsamında alınacak koruma önlemleri bazı hallerde özellik oluşturmaktadır. Kanunun 590. maddesinin 1. fıkrasının 1. Bendinde; Mirasçılar arasında vesayet altına alınmış olan veya alınması gereken kimse varsa, sulh hâkimi terekenin defterinin tutulmasına gecikmeksizin karar vermesi gerekmektedir. Bunun dışında, Kanunun 592. maddesinin 3. fıkrasında; miras bırakanın velayet veya vesayet altında bulunması halinde terekenin yönetimine ilişkin özel bir düzenleme yapılmıştır. Buna göre; Mirasbırakan velâyet veya vesayet altında idiyse; veli veya vasi bir sakınca olmadıkça terekenin yönetimiyle görevlendirilir.
4.3. Mirasta Denkleştirme
Kanunun 674. maddesinin 2. fıkrasında; Mirasta denkleştirme hükümleri çerçevesinde, eğitim ve öğrenim giderleri kapsamında engelli çocuklara ilişkin özel bir düzenleme yapılmıştır. Sözkonusu fıkraya göre; engelliliği bulunan çocuklara, miras paylaşımında hakkaniyete uygun bir ödeme yapılacağı belirtilmektedir.
5. DÖRDÜNCÜ KİTAP: EŞYA HUKUKU
Türk Medeni Kanunun bu kitabında; mülkiyet, sınırlı ayni haklar, zilyetlik ve tapu sicili konularında düzenlemeler yapılmıştır. Türk Medeni Kanunun bu kitabında engelli kişileri doğrudan veya dolaylı ilgilendiren herhangi bir düzenlemeye rastlanılmamıştır. Bu nedenle sadece bölüme işaret etmekle yetinilmiştir.
SONUÇ
Karar verebilen bir birey olarak kabul görme, kişinin kendi yaşamını kontrol edebilme ve diğer bireylerle birlikte sosyal yaşama dâhil olabilmesi için gerekli olan en temel araçlardan biridir. Birçoğumuzun varlığını bile sorgulamadığı hukuki ehliyete sahip olmak, en temel konularda ve günlük meselelerde karar verebilmemize olanak sağlamaktadır. Hukuki ehliyetimizin olmaması halinde yasalar önünde bireyler olarak kabul edilmeyiz ve üçüncü şahıslar bizim adımıza karar verirler.
Ülkemiz hukuk sisteminde hakların kullanılmasında bireyin fiil ehliyeti ve onun türevi olan dava ehliyetinin varlığı sorgulanmaktadır. Hukuk sistemimizde yukarıda da ifade edildiği gibi hak ve fiil ehliyetlerini bir arada içeren hukuki ehliyeti kısıtlanmış zihinsel veya psikososyal engelli bireyleri hak ehliyetinden kaynaklanan hakları kullanmaktan mahrum bırakacak doğrudan veya aynı etkiye sahip dolaylı hükümler mevcuttur. Bu konularda mevzuatımızın Engelli Haklarına İlişkin Sözleşmenin 12. maddesi temel alınarak gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Sözleşmenin 12 nci maddesinin 3 üncü paragrafı ‘engelli birey yerine geçerek karar verme’yi öngören vesayet sistemleri yerine, engelli bireyin kendi hayatını kendisinin yönetmesini mümkün kılan bir ‘destekli karar verme’ sisteminin kurulması gerektiğini açıkça ifade etmektedir. . Oluşturulacak destek hizmetlerinde bireylerin engel durumları ve çeşitliliği göz önünde bulundurulmalıdır. Engelli kelimesi kullanarak hukuki düzenleme yapılması her zaman ve her şartta bütün engelli bireylerin ortak ihtiyaçlarının karşılandığı anlamına gelmemektedir. Engelli bireyleri kendi arasında eşitlemenin gerekliliği üzerinde durmak yerine, her engel grubunun ayrı ayrı ihtiyaçları göz önünde tutularak destek mekanizmaları oluşturulmalıdır. Ayrıca sunulacak olan destek hizmeti, engelli bireyin iradesinin yerine geçmemeli engelli bireyin karar vermesine yardımcı olacak ve onu destekleyecek şekilde olmalıdır. Dolayısıyla, ağır engelleri olanlar dahil, engelli kişilerin bedensel ve zihinsel kapasiteleri, yetenekleri ne olursa olsun, toplumdaki diğer kişilerle aynı değere sahip olduğu ve hukuki ehliyete sahip oldukları kabul edilmelidir.
Sonuç olarak, tam ehliyetsizleştirme ve tam vesayeti gerekli kılan mekanizmalar ortadan kaldırılmalı ve hak-fiil ehliyeti ayrımının yerine engelli bireyleri de kapsayan hukuki ehliyet kavramı getirilmelidir. Zihinsel veya psikososyal bir engele sahip olmak, ehliyetten yararlanmanın önünde bir engel teşkil etmemelidir. Hukuki ehliyet üzerine yürürlükte olan yasalarımız insan hakları standartları ve özellikle BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesi’nin 12. maddesi ışığında gözden geçirilmelidir. Hukuki ehliyet ve destekli karar alma alternatifleri ile ilgili mevzuatın geliştirilmesi süreçlerine, engelli bireylerin temsilcisi sivil toplum kuruluşlarının etkin katılımı da sağlanarak, gerekli sosyal ve bilimsel çalışmalara bir an önce başlanmalıdır.
KAYNAKÇA
Bilge Yaşar, Ankara 16. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1996 Yılı Kararlarına Göre Velayet, Vesayet, Kanuni Müşavirlik Hakkındaki Dosyaların Retrospektif İncelenmesi,
Çakmak Ramazan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Evlenme Hakkı, Selçuk Üni. Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 25, Sayı: 2, Sayfa: 163-184, 2017
Demiray Ağca, Leyla Engellilerin Yasa Önünde Eşit Tanınma Hakkı Çerçevesinde Vesayet Hükümlerinin Değerlendirilmesi, Yildırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ağustos,2015-Ankara.
Kılıçoğlu Ahmet, Medeni Hukuk Temel Bilgiler, Turhan Kitapevi, 2004, Ankara)
Koç Nevzat, Türk Medeni Kanunundaki Düzenlemeler Işığında Vesayet Hukukuna Genel Bir Bakış, İzmir Noter Odası tarafından, 12.02.2005 tarihinde Çeşme’de düzenlenen sempozyum için hazırlanan ve sunulan Tebliğ
Polat Güler, Bakım Sürecinde Yer Alan Profesyoneller için Vesayet İşlemleri ve Vasilik Süreci Hakkında Açıklayıcı Rehber, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ankara-2020
Şener Esat, Açıklamalı-İçtihatlı Türk Medeni Kanunu Şerhi, Gözden Geçirilmiş, Genişletilmiş 3. Baskı Seçkin Yayınevi Ankara 1998
Üskül Engin, Zeynep Özlem, Medeni Kanun ve Toplumsal Dönüşüm I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu: 15.11.2018 Tarih,2017/2-2672 Esas ve 2018/1717 Karar sayılı HGK Kararı
Engelli Kişilerin Haklarına Dair Komitenin Erişilebilirlik konusunda 2 No’lu Genel Yorumu: https://engelsiz.bilgi.edu.tr ‘ komitenin-genel-yorumlari
Engelli Kişilerin Haklarına Dair Komitenin Yasa Önünde Eşit Tanınma konusunda 1 No’lu Genel Yorumu: https://engelsiz.bilgi.edu.tr ‘ komitenin-genel-yorumlari
BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme (EHİS).
4721 sayılı “Türk Medeni Kanunu
10/8/2003 tarihli ve 25195 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Türk Medeni Kanunu’nun Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Tüzük”,
23/9/2004 tarihli ve 25592 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Türk Medeni Kanunu’nun Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Tüzük Kapsamında Tutulacak Defterler, Özel Kütük, Dosyalar, Tutanaklar ve Diğer Evrakın Düzenlenmesine Dair Yönetmelik”