ENGELLİ ÇOCUKLARIN İNSAN HAKLARI II
Müjgan Bilgen ÖZEN
ÖZET
Bu çalışmada ulusal ve uluslararası mevzuat kapsamında engelli çocukların insan haklarını ele almaya çalışacağız. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm bu derginin Aralık 2023 dördüncü sayısında yayınlanmıştır. Bu bölümde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi ve Çocuk Hakları Komitesi’nin engelli çocuklarla ilgili vermiş olduğu 9 no’lu genel yorumu değerlendirmeye çalışılmıştır. Bu bölümde ise; Anayasa’dan başlayarak iç mevzuatımızda engelli çocuklarla ilgili nasıl bir düzenlemeye yer verilmiştir ve bu düzenlemeler nasıl uygulamaya geçirilmektedir, bunu evrensel insan hakları açısından incelemeye çalışacağız.
Engelli çocukların insan haklarına ve temel özgürlüklere erişiminde ve bunlardan yararlanmasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ni, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni ve Seçmeli Protokolleri onaylaması ve iç hukukunun bir parçası haline getirmesi önemli bir gelişme olmuştur. 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesiyle bu süreçte önemli bir adım daha atılmıştır, ancak Türkiye Sözleşmeleri onayladığı tarihten bu yana geçen süreçte iç hukukunu Sözleşmelere uyumlu hale getirememiştir. Devlet’in engelliliğe ve engelli çocuklara yaklaşımı ne yazık ki hala hayır kurumları veya tıbbi model yaklaşımlarını yansıtmaktadır. Bu bakış açısı engelli çocukları hak öznesi bireyler olarak kabul etmekten oldukça uzak bir yaklaşımdır. Mevcut durumdan Sözleşmelerin etkili bir şekilde uygulanabileceği koşulların yaratılmasına kadar olan süreçte uzun bir yol kat edilmesi gerekecektir.
Anahtar sözcükler: Çocuk, engelli çocuk, engelli çocukların insan hakları
I. GİRİŞ
İnsan hakları düşüncesinin oluşmaya başlaması, bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler, halk hareketlerinin oluşması, toplumsal değişimler sonucunda çocukluk kavramı ve çocukluğa yüklenen anlamlar zamanla değişmiş, gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir.
Çocukluk evrensel olarak bir insanın yaşam süresi içinde değerli ve hayati bir aşama olarak kabul edilmektedir. Fiziksel büyüme, zihinsel ve duygusal öğrenme ve gelişim için önemli bir dönem olarak görülmektedir. Aynı zamanda çocukluk döneminin; korkulardan, şiddet, ihmal ve istismardan uzak olması gerekmektedir. Bu nedenle çocukluk dönemi çocukların potansiyellerini gerçekleştirmelerine destek olacak şekilde ilgilenilmesi gereken bir dönemdir. Çocukluk olgusu bütün toplumların ilgilendiği bir süreç olarak karşımıza çıkmasına rağmen bu konunun niteliği, içeriği, biçimi ve kapsamı tarihsel dönemlerde toplumlarda farklılıklar göstermektedir. Diğer yandan çocukluk olgusu farklı bilim ve meslek dallarınca da açıklanmaya çalışılmasına rağmen belirli ve herkes tarafından kabul edilen bilgiler ortaya koyulamamıştır.
Toplumumuza bakıldığında çocukluğun bir gelişme süreci içerisinde olduğu görülmektedir. Ancak kurumsal ve toplumsal düzeyde modern çocukluk anlayışı dünya için yeni; ülkemiz için çok daha yeni olan bir konudur. Bu nedenle ülkemizde geçmişten günümüze çocuğa yönelik bakış açısı ve çocuk politikaları çocukların yaşam niteliklerini istenilen düzeyde değiştirememiştir. Benzer şekilde Cumhuriyet’e kadar çocukların korunması günümüzdeki anlamıyla devletin sosyal sorumluluğunun bir sonucu olarak değil daha çok hayır yapma konusu ile ilgili olmuştur. Engelli olmayan çocuklar için hal böyle iken engelli olan çocuklar için kesişimli dezavantaj nedeniyle durum daha da insan hakları yaklaşımından uzaktır.
Türkiye’de engelli çocukların insan hakları incelenirken ülkemizde kaç engelli çocuk olduğu bilgisinin paylaşılması gerekmektedir. Ancak, ülkemizde kaç engelli çocuk olduğuna dair kesin veriler bulunmamaktadır. Bu durum dahi devletin görevleri bakımından irdelenmesi gereken bir husustur. İdare, ülkesinde yaşayan engelli çocuk sayısını tespit edememektedir veya etmeye gerek görmemektedir. Hangisi olursa olsun bu devletin engelli çocuklara dair temel bir görevini ihmal ettiği anlamına gelmektedir.
Dünya nüfusu incelendiğinde toplam nüfusun üçte birinin çocuk nüfusu olduğu görülmektedir. Türkiye’nin nüfusuna bakıldığında da bu oranın yakın sayıda gerçekleştiği ve %27,2 olduğu bilinmektedir (Türkiye İstatistik Kurumu, 2021). Bu iki oran düşünüldüğünde mevzuat anlamında çocuklar ile ilgili mutlaka bir kavramsallaştırma çalışması yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Dahası bu gereklilik yetişkinler tarafından sağlanan ve aslında hakları olmayan bir lütuf değil zaten olması gereken doğal bir durum olarak görülmelidir.
TÜİK’in 2018 çocuk nüfusu verilerine göre ülkemizde çocuk nüfusu 22 milyon 920 bin 422’dir (TÜİK, 2019, s.1). Özürlüler İdaresi’nin 2002 ve TÜİK’in 2011 araştırmalarının yapıldığı yıllardaki çocuk nüfusu ile 2018 arasındaki nüfus birbirine çok yakındır, üç dönemde de 22 milyon civarıdır. Bu noktadan hareketle günümüzde en az 500 bin çocuğun engelli olduğu söylenebilecektir. Nitekim, bu rakamın 600 bin civarı olduğuna dair tahminler vardır (Eğitim Reformu Girişimi, 2016, s.44). Milli Eğitim Bakanlığı verilerine baktığımızda 398 bin 815 engelli çocuğun eğitim sistemine kayıtlı olduğu görülmektedir (MEB, 2019, s.40). Bu bilgi, en az 200 bin çocuğun eğitim hayatı dışında kaldığını yani idarenin bu çocuklara eğitim hizmeti sunamadığını göstermektedir.
Türkiye tarafından imzalanıp onaylanan ve iç hukukumuzun bir parçası olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve BM Engelli kişilerin Hakları Sözleşmesinde engelli çocukların temel insan haklarından bazıları olan bakım gözetim, barınma, sağlık, eğitim, katılım haklarından tam ve eşit şekilde yararlanmaları ve şiddet, istismar, ihmalden korunmaları hüküm altına alınmıştır. Ayrıca bu sözleşmelere baktığımızda: yaşama-gelişme, eşitlik-ayrım gözetmeme, çocuğun yüksek yararı ile birlikte çocukların katılım hakları dört temel ilke arasında bulunmaktadır. Peki bu düzenlemeler iç mevzuatımızda nasıl ele alınmaktadır? Ve nasıl yaşama geçirilmektedir? Çalışmamızın bundan sonraki bölümünde bunu ele almaya çalışacağız. Özellikle bu sözleşmelerde engelli çocukların yaşamın her alanına katılımları öne çıkmaktadır. Bu durum ülkemizde nasıldır? Bu sorunun cevabı hem hukuksal hem de toplumsal anlamda oldukça önem taşımaktadır.
II. MEVZUATIMIZDA ENGELLİ ÇOCUKLARIN İNSAN
HAKLARI
1. Anayasa
1982 Anayasasında başlangıç kısmında her Türk vatandaşının “eşitlik ve sosyal adalet gereklerince” bu Anayasadan faydalanma hakkı olduğu belirtilmektedir. Engelli çocuk ifadesi geçmese de her vatandaşın bu haklarını kullanabilmesinden hareketle engelli çocuklara da anayasal bir korunma sağlandığı yorumu yapılabilir. Sadece engelli olması dolayısıyla toplumsal ayrımcılığa maruz kalan çocukların anayasal anlamda bir korunmaya sahip olduğu görülmektedir. Böylelikle anayasanın başlangıç kısmında engelli çocukların katılım hakkının soyut sınırlarla bile olsa destekleneceği anlaşılmaktadır.
Toplumun sağlıklı gelişimi açısından toplumda bulunan tüm grupların içinde bulundukları dezavantajlı duruma göre desteklenmesi gerekmektedir. 19. yüzyılda ortaya çıkan sosyal devlet olgusu da başlangıçta ekonomik temellere dayanarak bu toplumsal barışı sağlama amacındaydı. Sonraki yüzyılda ise sosyal devletin müdahale alanı genişlemiş ve sadece ekonomik alanda değil engelli bireylerin sosyal katılımını güçlendirme ve eşit eğitim almalarını sağlama örneğinde olduğu gibi diğer alanlarda da etkin bir rol oynaması gerektiği inancı hâkim olmaya başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasının 2. ve 5. maddelerinde açıkça yazıldığı üzere “sosyal” bir hukuk devletidir. Anayasal misyon gereği devletin toplumsal eşitsizliği derinleştiren sosyal engelleri ortadan kaldırması gerekmektedir. Dolayısıyla engelli çocukların yine vatandaş olmaları sebebiyle bu korumalardan faydalanabileceği rahatlıkla söylenebilir.
Anayasanın 10. maddesi “eşitlik” kavramını açıklamaktadır. İlgili maddenin birinci fıkrasında açıkça engelli çocuk kavramı ifade olarak geçmese de herkesin kanun önünde hiçbir ayrım gözetilmeden aynı seviyede bulunduğu açıklanmaktadır. Kanunun metni incelendiğinde genel ayrım sebepleri sayılmakta ve en son “ve benzeri sebeplerle” diyerek her türlü ayrımcılığın engellenmesi gerektiği söylenmektedir. Engelli çocukların yaşayabileceği ve karşılaşabileceği sorunlar soyut ifadelerle olsa da bu maddede yasaklanmış ve anayasal bir güvenceye kavuşturulmuştur. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında engelli bireyler için devletin yerine getirmesi gereken pozitif edim getirildiği aynı fıkranın girişinde yine çocuk ifadesine yer verildiği görülecektir.
Anayasanın 23. maddesine göre herkesin seyahat özgürlüğüne sahip olduğu görülmektedir. Bu maddede engelli çocuklar ile ilgili açıkça bir düzenlemeye yer verilmemişse de yine “herkes” diyerek engelli çocukları da kapsadığı söylenebilir. Çünkü engelli bir çocuğun devletin almadığı önlem dolayısıyla seyahat edememesi aynı zamanda anayasal haklarını kullanamadığı anlamına da gelmektedir. Çünkü devletin bizzat kendisinin 5. maddede söylediği gibi sosyal ve toplumsal engelleri kaldırmak gibi bir misyonu bulunmaktadır. Böylelikle bu iki maddenin birlikte yorumlanması sonucu 23. maddenin engelli çocuklar ile ilgili bir koruma sağladığı yorumu yapılabilir. Bir örnekle desteklemek gerekirse engelli bir çocuğun görünmeyen sınırlar ve baskılar neticesinde kendi evinde adeta bir hapis hayatı yaşamaması gerekmektedir. Belediye ya da ilgili kurumun yönetmekten sorumlu olduğu bölgeyi engelli bir bireye göre düzenlemesi anayasal sorumluluğu olarak ifade edilebilecektir. Devlet tüzel kişiliğinin içinde olan -ya da kendi tüzel kişiliği olan ancak merkezi veya yerel idarenin içinde bulunan- her kurumun engelli çocuklar ile ilgili soyut bile olsa görevleri bulunmaktadır. Engelli çocukların rahatça seyahat edebilecekleri otobüs ya da benzeri araçların tasarlanması bunun yanında bu araçları kullanan görevlilerin engelli çocuklar ya da bireylerle ilgili mutlaka eğitilmesi gerekmektedir. Görünmeyen sınırlarla bile olsa engelli çocukların seyahat özgürlüğü engellenmemeli ve onların katılım hakkı devlet ve toplum tarafından geliştirilmelidir.
23. maddeye benzeyen diğer bir madde ise 27. maddedeki “Bilim ve Sanat Hürriyeti”dir. 27. maddeye göre herkesin bilim ve sanatı öğrenme hakkı bulunmaktadır. Devlet, engelli çocukların kültürel açıdan gelişmesi için teknolojik, fiziksel her türlü düzenlemeleri yapmak zorundadır.
1982 Anayasası 40. maddesinde hakkı ihlal edilen herkesin hak arama özgürlüğünden bahsedilmektedir. Dolayısıyla sadece zihinsel engelli bir çocuk olduğu için bir bireyin hakkını aramasının -örneğin miras hakkı gibi- önüne geçilmemesi gerekmektedir.
Engelli çocukların toplumdan görünen ya da görünmeyen sınırlarla dışlanmasının eğitim anlamında sonuçları bulunmaktadır. Dışlanma gerçekleştiğinde engelli çocuklar yeterli ve kaliteli eğitim alamayacak ve yetişkin olduklarında da en temel düzeyde bir meslek sahibi olamayacakları için toplum tarafından bir yük (!) olarak görülmeye başlayacaklardır. Bu da onların toplumdan ayrık ve değersiz bir parça olarak algılanmasına yol açacak ve devletlerin yaptığı hukuki düzenlemeler mevzuat eksikliğini gidermeye çalışmaktan başka bir amaca yaramayacaktır. Aksine sosyal devlet ilkesi gereğince de toplumdaki tüm paydaşlar gibi engelli vatandaşlar da toplumun eşit ve değerli bir parçası olarak görülmelidir. Devlet bu anlayışın tüm toplum tarafından kavranabilmesi adına hukuki düzenleme yapmaktan öte sürecin aynı zamanda destekleyicisi ve denetleyicisi de olmalıdır. Anayasanın 41. maddesi de devletin eğitim ile ilgili görevlerini açıklamaktadır. Bu maddede açıkça engelli ifadesi geçmese de engelli çocuklara bu maddenin de bir koruma getirdiği rahatlıkla söylenebilir. İlgili maddeye göre devletin özel eğitime ihtiyacı olanları koruması ve durumlarını geliştirmesi gerekmektedir. Yine aynı maddede kimsenin eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamayacağından hareketle devletin engelli çocukların eğitim hakkına katılmalarıyla ilgili sorumluluğu bulunmaktadır.
Keza 1982 tarihli “TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI”nın “Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı” başlıklı 50. maddesinde; “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.” biçiminde bir kurala yer verilmiştir. Yine Anayasa’nın “Çalışma Hakkı ve Ödevi” başlıklı 49. maddesinde; “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.” biçiminde bir düzenlemeye yer verildiği görülmektedir.
Anayasanın Üçüncü Bölümünde sayılan Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevlerin Sosyal/Refah Devletinin Sosyal Politikalarının zeminini oluşturduğu bir gerçekliktir. Anayasanın 61. maddesinde; Sosyal Güvenlik Bakımından özel olarak korunması gerekenler sayılmıştır. Anılan maddenin ikinci fıkrasına göre; “Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır.” Bu kuralda yer alan; “Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır” biçimindeki ifade ile, engelli bireylere yönelik doğrudan bir düzenlemeye yer verildiği dikkati çekmiş; buna ek olarak, Anayasa’mızda yer alan “Sosyal Güvenlik” başlıklı 60. maddeye göre: “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” biçiminde yer alan düzenleme ile de sosyal devlet ilkesinin pekiştirildiği görülmüştür.
Anayasanın 74. maddesine göre herkesin kamu denetçisine başvurma hakkı bulunmaktadır. Esasen Türkiye örneğinde baktığımızda bir çocuk ombudsmanlığının olmadığını görebilmekteyiz. Şu an çocuklar açısından ülkedeki uygulama ombudsmanın sadece bir internet sayfasının bulunmasıdır. Bahsedilen sayfada ise çocuklarla ilgili ayrım yapıldığında bunun yaş temelinde yapıldığı ve çocukların 5-12 ile 13-18 arasında ayrıldığı görülmektedir. Dolayısıyla engelli çocukların başvuru yapabileceği ayrı bir modül göze çarpmamaktadır. Bu durum engelli çocukların anayasal hakları olan hak aramada fırsat eşitliği anlamında bir olumsuzluk olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu madde de bizzat devletin görünmez bir sınır çizerek engelli çocukları bir sınırlamanın içerisine aldığı ve katılım haklarının gelişmesine yardımcı olmadığı da söylenebilecektir.
1982 Anayasası bütüncül bir şekilde değerlendirildiğinde engelli çocuklarla ilgili üstü kapalı gerek soyut gerekse de somut sınırlarla çizilmiş yasaklar ve korumalar olduğu görülmektedir. Bir kavram ya da olgunun anayasada bulunması ise devletler ve halk açısından önemlidir. Engelli çocuk ifadesi anayasada tamamen açık bir biçimde yer almamaktadır. Yer verilen düzenlemelerde de daha çok engelli çocukları eşit bireyler olarak kabul etmek yerine korumacı, tıbbi-medikal yaklaşımı içerdiği görülmektedir.
2. Engelliler Hakkında Kanun
2005 tarihli ve 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun engellilerin toplumun doğal bir üyesi olma yaklaşımını destekler nitelikte önemli bir ifadeyle başlamaktadır. Birinci maddeye göre bu kanun engellilerin doğuştan sahip oldukları onura -insan hakları yaklaşımına uygun olarak- saygının güçlendirilmesi ve yaşayacakları toplumsal koşulların diğer bireylerle eşit bir hâle getirilmesini önemli olarak görmektedir. Kanun kapsam olarak sadece engellileri değil onların ailesini ve engelliler hakkında yetkili veya görevli kılınmış kişi ve kurumları da kapsamaktadır (Engelliler Hakkında Kanun, 2005: md.1; md. 2). Böylelikle kanunun ilk maddesinde engelli çocukların toplumdan dışlanmaması ve katılım hakkının güçlendirilerek içinde bulundukları dezavantajlı durumdan kurtarılmaları gerektiği ifade edilmektedir.
Kanunun 3. maddesine bakıldığında engelliler açısından önemli kazanımlar elde edilebildiği görülmektedir. İlgili maddede engellilerin uğrayabileceği ayrımcılık türleri kavramsallaştırılmakta ve devamında da genel anlamda bir engelli tanımı yapıldığı görülmektedir.
Engeli olan çocuklarla ilgili ilk ifade kanunun 4. maddesinde geçmektedir. İlgili maddeye göre çocuğun yüksek yararının gözetilmesi esastır. Aynı korumayı 1982 Anayasası’nın getirdiğini söylemek de mümkündür (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982: md. 41). Çocuğun yüksek yararı gerek çocuklar için gerekse engelli çocuklar için ulusal ve uluslararası mevzuatlarda önemli bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Bu madde de daha da dezavantajlı durumda olan engelli kız çocuklarıyla ilgili de bir düzenlemeye yer verilmiştir. Buna göre:
h) Engeli olan kadın ve kız çocuklarının çok yönlü ayrımcılığa maruz kalmaları önlenerek hak ve özgürlüklerden yararlanmalarının sağlanması esastır.
Engelliler ve engelli çocuklar için önemli olabilecek bir diğer düzenleme ise ayrımcılığa uğramama hâli olarak değerlendirilmektedir. Bu düşüncenin hareket noktasını ise engelli çocukların toplumun doğal bir üyesi olması anlayışı oluşturmaktadır. Engelli çocukların yaşayabileceği fiziksel ve bedensel engellerin yanında karşılaşabileceği görünmez engellerin de ortadan kaldırılması önemli bir yaklaşım olacaktır. İlgili kanuna göre engellilerin -ve tabii olarak engelli çocukların da- her türlü ayrımcılığa uğraması yasaktır. Engelli çocukların sadece engelleri dolayısıyla toplumdan dışlanmaları söz konusu bile olmamalıdır (Engelliler Hakkında Kanun, 2005: md. 4/A ve 4/B). Devlet mevzuat desteği sağlayarak engelli çocukların karşılaşabileceği engelleri ortadan kaldırmalıdır. Devlet bu farkındalığa ulaşarak aynı zamanda engelli çocukların katılım hakkını da desteklemiş olacaktır.
Engelli çocuklarla ilgili ifadenin geçtiği bir madde ise kanunun 11. maddesidir. İlgili maddeye göre devletin çocuklarla ilgili yeni doğan, erken çocukluk ve çocukluğun her dönemi için sorumluluğundan bahsedilmektedir. Bu konudaki çalışmalar Sağlık Bakanlığı’nın politikaları çerçevesinde yürütülmektedir. Sağlık Bakanlığı engelli çocukların yaşayabileceği görünür ve görünmez engelleri ortadan kaldırma konusunda bir misyonu bünyesinde barındırmaktadır. Devletin bu engelleri ortadan kaldırmasıyla birlikte engelli çocukların katılım hakkı devlet tarafından desteklenmiş olacaktır.
Söz konusu kanun genel olarak incelendiğinde engelli çocuklarla ilgili sağlık ve eğitim konularında düzenlemeler yapıldığı ve katılım hakkını destekler ifadelerin varlığı gözlemlenmektedir. Engelli çocuk ifadesinin kanunda geçmesi ise çocuklar için önemli bir düzenleme olarak değerlendirilmektedir. Ama ne yazık ki Engelliler Hakkında Kanun’un herhangi bir yaptırımı bulunmamaktadır. Bu da kanun düzenlemelerini niyet olmaktan ileriye götürememektedir.
3. 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu
Kanunun 1. maddesinde kanunun amacının “korunmaya ihtiyacı olan” çocukların haklarının güvence altına alınması olduğu ifade edilmektedir. Bu kavram soyut bir sınır çizse de engelli çocukların da korunmaya ihtiyaç duyacağından hareketle bu kanunun engelli çocuklar için de ayrı bir koruma mekanizması getirebileceği şeklinde anlamak mümkündür.
Her ne kadar kanunun 3. maddesinin 1. fıkrasında kavramsal çerçeve çizilirken “çocuk” olarak ifade edilen kavramın “bedensel ve zihinsel” tehlikede olan ve korunmaya ihtiyacı olan kişiyi ifade ettiği söylense de bu tanımın ‘sadece’ engelli çocukları ifade ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü engelli olmayan bir çocuk da ihmal ve istismar karşısında bedensel veya zihinsel bir tehlikede olabilmektedir. Dolayısıyla kanunda geçen “çocuk” ifadesinden her seferinde engelli çocuklar kavramını anlamak pek olası gözükmemektedir.
Çocuk Koruma Kanunu’nun genel ifadeleri incelendiğinde engelli çocuklara yönelik anlaşılabilecek özel bir kavram ya da ifadenin olmadığı görülmektedir. Bunun yerine daha çok çocuğun korunmasından ve bakım ihtiyacından bahsedilmektedir. Engelli çocuklar ile ilgili ayrı bir kavramsal çerçevenin çizilmemiş gözükmesi bu kanun adına olumsuz bir durum olarak değerlendirilebilecektir. Çocuklar ile ilgili oluşturulmuş bir kanunda engelli çocuklarla ilgili ifadelerin olması mutlaka gerekli olarak görülmektedir.
Kanunun 4. maddesinde çocuk ve ailesinin herhangi bir ayrıma tutulamayacağından bahsedilmektedir. Buradan hareketle herhangi bir ayrımdan anlaşılabilecek oldukça geniş bir küme olabilecektir. Engelli çocukları da bu ifadeler kapsamında ilgili kanunun bu maddesinin bir koruma altına aldığını yorum olarak yapmamız yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.
Kanunun 5. ve 14. maddeleri arası “Koruyucu ve Destekleyici Tedbirler” madde kenar başlığı altında ifade edilmektedir. 5. maddede çocuğun sağlık hakkından fiziksel ve ruhsal bir sınır çizilerek bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu maddenin engelli çocuklarla ilgili değerlendirilebilmesi mümkün olarak gözükmektedir. Bu madde kenar başlığı altında genel ifade olarak korunmaya muhtaç çocuk kavramı tercih edilmektedir.
Çocuk Koruma Kanunu genel anlayış olarak çocuğu psikolojik, sosyolojik ve hukuksal anlamda korumayı amaçlamaktadır. Kanunun içinde geçen ifadelerin yanında kanunun adında geçen “koruma” ifadesi de bu anlayışı destekler nitelikte gözükmektedir. Çocukların korunmaya muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının ve beklentilerinin yetişkinlere göre farklılık gösterdiği kanunun genelinde hissedilmektedir. Her ne kadar kavramsal anlamda açıkça “engelli çocuk” ifadesi kanunda geçmiyorsa da korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili kavram tanımlaması yapılırken sağlık başlığı altında fiziksel ve ruhsal anlamda çocuğun korunması ifadeleri engelli çocuklarla ilgili önemli bir kavramsallaştırma olarak görülebilecektir.
Kanunda genel olarak çocukların korunması veya destekleyici tedbirler gibi ifadeler olmasına rağmen açıkça çocuk katılımının desteklendiği madde kanunun 4. maddesi olarak göze çarpmaktadır. İlgili madde de çocukların “yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması” haklarından bahsedilmektedir. Yine aynı maddenin devamında çocukların kararlara katılım sürecinin desteklenmesi gerektiğinden bahsedilmektedir.
4. Uygulanan Diğer Mevzuat
Engelli çocukların eğitim, sağlık ve benzeri toplumsal konularda edinebileceği kazanımlar, onların toplumun doğal bir üyesi olması durumuna destekleyici olması anlamında önemli bir kavrayış olarak değerlendirilmektedir. Engelli çocuklarla ilgili Türkiye Cumhuriyeti’nin genel mevzuat yapısına bakıldığında çeşitli kanunlarda düzenlemelerin olduğu görülmektedir.
5237 sayılı Ceza Kanunu ruhsal ve zihinsel bir engeli olan çocuklar hakkında cezai ehliyet anlamında bir düzenlemeye yer vermiştir. 32. maddenin (d) fıkrasına göre akıl hastalığı bulunduğu için yaptığı eylemlerin hangi anlama geldiğini kavrayamayacak durumda olanların cezai ehliyeti bulunmamaktadır. Bu madde hem yetişkin engelli bireyleri hem de engelli çocukları kapsamaktadır. Maddenin dili ve tarzı oldukça sorunludur. Zira: akıl hastalığı ifadesi medikal ve aşağılayıcı bir yaklaşım sergilemektedir.
Aynı şekilde Türk Ceza Kanunu’nun 122. maddesinde kişilerin sahip oldukları engel sebebiyle bir ayrımcılığa maruz kalması durumunda bu ayrımcılığı gerçekleştiren kişilerin hapis cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür. Fakat bu düzenleme ne yazık ki engelliliğe dayalı ayrımcı uygulama ve tutumlarda suçun nefret saiki ile yapılması gerektiğinden uygulaması bulunmayan bir madde düzenlemesi olarak kalmaktadır.
5393 sayılı Kanunda belediyenin engellilerle ilgili katılımı teşvik etmesi gerektiği söylenmektedir. İlgili maddeye göre engelli kişilere yönelik yapılacak uygulama ve politikalarda gönüllü kişilerin katılımının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelik ekseninde belirleneceği ifade edilmektedir. 5302 sayılı Kanun engelli çocuklar için bizzat bir kavramsallaştırma getirmese de engelli bireyleri genel ve soyut bir sınırla açıklamaya konu etmektedir. İl özel idaresinin engelli bireylere -tabii ki çocuklara da- sunacağı hizmetlerde gözetmesi gereken hususlar bulunmaktadır. İl özel idaresi vatandaşlara en uygun şekilde hizmetlerini sunmak durumundadır. İl özel idaresinin giderleri kısmında açıkça engelli bireylere yapılacak giderlerden bahsedilmektedir. Dolayısıyla engelli çocukların da sahip olması gereken kamusal hakların –park ve bahçeler gibi– ödenek yoksunluğu sebebiyle yapılmaması söz konusu değildir. Devlet anayasal görev gereği de engelli çocukların uğrayacağı ayrımcılığı engellemeli ve görünür görünmez tüm engelleri ortadan kaldırmalıdır (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982: md. 5). Bu anlayışla birlikte devletin engelli çocukların katılım hakkını desteklediği ve mali kaynaklarla ilgili hukuki düzenlemeleri en azından bu kanun özelinde yaptığı sonucuna ulaşılabilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin genel mevzuatı incelendiğinde hakkın korunması ve hakkın kimler tarafından kullanılacağının belirlenmesinde genel kıstasın “herkes” ya da “hiç kimse” gibi daha soyut ve kapsayıcı ifadelerle açıklandığı görülmektedir. Ancak gerek çocukların gerekse de engelli çocukların ihtiyacı yetişkinlere göre farklılık göstermektedir. Dolayısıyla engelli çocuklar ile ilgili yapılacak kanuni düzenlemelerde yapılacak kavramsallaştırmalar önemli olarak görülmektedir. Onların ihtiyaçlarının giderilmesi ve karşılaştıkları engellerin ortadan kaldırılabilmesi için ilgili mevzuatlarda açıkça “engelli çocuk” ifadesinin geçmesi hakların kazanımı ve kullanımı bakımından temel bir kavrayış olarak değerlendirilmektedir.
1983 tarihli ve 2828 sayılı Kanunun 1. maddesinde sadece engellilerin değil korunmaya muhtaç olanların da bu kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Aynı kanunda yapılan 2014 değişikliği ile de “muhtaç” ifadesi yerine “ihtiyacı olan” şeklinde bir kullanım getirildiği görülmektedir.
III. ENGELLİ ÇOCUKLARIN BAŞLICA İNSAN HAKLARI
Türkiye tarafından imzalanıp onaylanan ve iç hukukumuzun bir parçası olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve BM Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesinde engelli çocukların temel insan haklarından bazıları olan bakım gözetim, barınma, sağlık, eğitim, katılım haklarından tam ve eşit şekilde yararlanmaları ve şiddet, istismar, ihmalden korunmaları hüküm altına alınmıştır. Ayrıca bu sözleşmelere baktığımızda: yaşama-gelişme, eşitlik-ayrım gözetmeme, çocuğun yüksek yararı ile birlikte çocukların katılım hakları dört temel ilke arasında bulunmaktadır. Sözleşmelerde yer alan hakların tamamını çalışmamızda ele almamız mümkün değildir. Bu hakların her biri bir çalışmanın konusu olacak kapsamdadır. Fakat burada önemli olan bazı haklara genel olarak değinilecektir.
1. Katılım Hakkı
Katılım hakkı olarak kavramsallaştırılan olgunun ne olduğuna dair çeşitli tanımlamalar bulunmaktadır. Demokratik ülkelerde bu hakkın varlığı ve işler bir şekilde kullanılabiliyor oluşu aynı zamanda siyasi ve toplumsal olarak demokratik bir yapıya sahip olmanın da ön koşullarından biri olarak sayılmaktadır. Ancak burada hemen ifade etmek gerekir ki katılım hakkına dair sınırlar yetişkinler ve çocuklar için ayrı ayrı çizilmektedir. Bir kere yetişkinler için bahsedilen bu sınır daha çok siyasi haklar bağlamında şekillenirken çocuklar için hukuki şartlar uygun olabilse de bu sınırlar daha çok yetişkin bireyler tarafından oluşturulmaktadır. Katılım hakkının tanımlanmasında kullanılan ifadeler de yine katılım kelimesini destekler nitelikte açıklanmaktadır. Literatürde en genel hâliyle katılım hakkı kişilerin kendileri ile ilgili herhangi toplumsal veya siyasal konuya dair fikir belirtebilmesi ve karar alma süreçlerini etkileyebilmesi olarak tanımlanmaktadır (Nayır ve Karaman Kepenekçi, 2011: 161; Canbulut 2014: 85).
Çalışmada daha önce ifade etmeye çalıştığımız gibi çocuk ve çocukluğun ne olduğuna dair kültürel ve hukuki kodlar bulunabilmektedir. Dolayısıyla çocuk kavramından ne anlaşılması gerektiği konusu hukuki sınırlar dışarıda bırakılırsa kesin bir sınıra sahip değildir. Hukuki anlamda da yine daha önce söylendiği gibi istisna uygulamalar bulunsa da genel anlamda 18 yaşını doldurmuş olmak yetişkinliğe dair dünya genelinde bir sınır olarak kabul edilmektedir. 18 yaşına gelene kadar çocuk olarak kabul edilen kişilerin katılımı çok büyük oranda yetişkinler aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Ancak her iki durumda da katılım hakkının işler bir şekilde kullanılması demokratik bir toplum olmanın gereği açısından önemlidir. Çocuk katılımına işlerlik kazandırılması demokratik bir toplum açısından önemli olduğu gibi engelli çocukların da toplumdan soyut sınırlar aracılığıyla dışlanmaması ve toplumla tam anlamıyla bütünleşebilmesi için katılım hakkının sağlıklı bir şekilde kullandırılması gerekmektedir.
Çocukların ihtiyaçları yetişkinlere göre farklıdır ve esasen çocuklar yetişkinlerin birer parçası değil onlardan ayrı bir bireydir. Dolayısıyla hem çocukların hem de özellikle çalışmamız açısından engelli çocukların katılım hakkının kullandırılması ve onların topluma kazandırılması ülkemiz ve dünya toplumsal yapısı için oldukça önemlidir. (Şahin ve Polat, 2012).
Çocuk katılımı ülkemizde daha çok çocukların kitlesel bir şekilde bazı aktiviteleri yapmaya zorlandığı ve kendi fikirlerinin alınmadığı süreçler olarak yaşanmaktadır. Ancak çocuk katılımı sadece toplumsal hayatı ilgilendiren birtakım kabulleri ifade etmekten çok esasen yaşamın tümünü ilgilendiren bir süreçtir ve çocukların en özel anlarından başlayarak aile içi katılım, toplumsal yaşama katılım ve hatta hukuken mümkün olmasa bile siyasal yaşama katılım gibi alanlardan oluşabilmektedir. Dolayısıyla çocuk katılımını her anlamda değerlendirmek ve hepsinden önce çocuğu bir birey olarak görmek gerekmektedir. Bu sayede çocuğun varlığı içselleşecek ve çocukların kendileri ile ilgili konulara katılımı kolaylaşacaktır. Bunun yanında çocukların fiziksel ve ruhsal durumu içinde yaşadığımız toplumun geleceği adına da oldukça önemli olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bir bakıma çocuk yetiştiricisi olan yetişkinler bir anlamda çocukları üzerinden gelecekteki toplumu da inşa etmekte ve bunu yaparken de yine çoğunlukla çocuk katılımını dışlayarak kendi sınırlarını ya da kabiliyetlerini çocuklarına dayatmaktadırlar.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi de çocuğun katılım hakkını önemsemekte ve devletlere bu konuda sorumluluklar yüklemektedir. Katılım hakkı bireylerin toplumla sağlıklı bir şekilde bütünleşmesini sağlamaktadır. Engelli çocukların da toplumla sağlıklı bir şekilde bütünleşebilmesi önemlidir. İlgili sözleşmenin 12. Maddesiyle birlikte taraf devletler engelli çocuğun toplumsal yaşama katılabilmesi adına çocuğun kendisini ifade edebilmesi için gerekli düzenlemeleri yapmakla yükümlü kılınmıştır. Çocukların katılım hakkına dair özellikle adli süreçlerde korunması gerektiğinden de bahsedilmekte ve katılım hakkının sınırları olması gerektiği gibi genişletilerek korunmaya çalışılmaktadır (Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, 1989: md. 12). Esasen çocuğun katılım hakkının önemsenmesinin bir diğer yönü toplumun engelli çocukları fark etmesini de kapsamaktadır. (Erbay, 2013).
BM Çocuk Hakları ve BM Engelli Hakları Sözleşmelerinde yer alan ve bu Sözleşmelerin bütününe ruhuna hakim olan engelli çocukların katılım hakkı mevzuatımıza tam olarak aktarılamamıştır. Katılım hakkı açısından ülkemizin oldukça geride kaldığını söyleyebiliriz. Zira; bizim toplumumuzda “söz büyüğün, sus küçüğün” gibi birçok anlayış bulunmaktadır ve bu anlayış kamu eliyle de giderilmeye çalışılmamaktadır.
2. Eğitim Hakkı
BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme dışında iç hukuk bakımından Anayasa ve kanunlarda engelli çocukların eğitim hakkına dair kurallar yer almaktadır.
Anayasa’nın 42. maddesine göre “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” ve “Devlet durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 4. maddesine göre “Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır”. Maddede geçen engellilik ifadesinin daha önce olmadığını ve 2014 yılında eklendiğini vurgulamak gerekir. Aynı kanunun 8. maddesinde ise “Özel eğitime ve korunmaya muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır” fıkrasına yer verilmiştir. Özel eğitim gerektiren bireylerin genel ve mesleki eğitim görme haklarını kullanabilmelerini sağlamak amacıyla kapsamlı düzenlemeleri içeren 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname 1997 yılında çıkarılmıştır. 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 12. maddesinde ise “Mecburi ilköğrenim çağında bulundukları halde zihnen, bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan engelli olan çocukların özel eğitim ve öğretim görmeleri sağlanır» hükmüne yer verilerek ilköğretim çağındaki engelli çocukların eğitim hakkından yararlandırılacağı belirtilmektedir.
Eğitimle ilgili kanunlar yanında engellilere dair mevzuatta da çocukların eğitim hakkı düzenlenmektedir. 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’un 15. maddesinin ilk üç fıkrasına göre “Hiçbir gerekçeyle engellilerin eğitim alması engellenemez. Engelliler, özel durumları ve farklılıkları dikkate alınarak, yaşadıkları çevrede bütünleştirilmiş ortamlarda, eşitlik temelinde, hayat boyu eğitim imkânından ayrımcılık yapılmaksızın yararlandırılır.
Genel eğitim sistemi içinde engellilerin her seviyede eğitim almasını sağlayacak bütünleştirici planlamalara yer verilir. Örgün eğitim programlarına farklı nedenlerle geç başlamış engellilerin bu eğitime dâhil edilmesi için gerekli tedbirler alınır.”
BM sözleşmeleri rehberliğinde Anayasa ve kanunlarda yer alan bütün bu hükümler engelli çocukların eğitim hakkının diğer çocuklarla hiçbir ayırım gözetmeksizin, onlara fırsat eşitliği sağlayacak biçimde sağlanmasını idareye görev olarak yüklemektedir. Bu hükümlere ilk göz atıldığında engelli çocuklara yönelik eğitim sistemi iki temel eğitim modeli üzerine inşa edilmiştir. Birincisi kaynaştırma (veya günümüzde daha çok tercih edilen adıyla kapsayıcı) modelidir. Bu model, engeli olan çocukların engeli olmayan çocuklarla birlikte eğitim görmesi esasına dayanır. Kaynaştırma, diğer çocuklarla aynı sınıf ortamında veya aynı okul ortamında olmakla birlikte engelli çocuklar için özel eğitim sınıfları açılması şeklinde olabilir. İkinci model ise engelli çocuklara özgü, ayrı eğitim kurumları kurularak bu çocukların kendi aralarında eğitim görmesi esasına dayanır. Bu modellerden hangisinin çocuklar için daha uygun olduğu noktasında kaynaştırma modeli üzerinde dünyada ve ülkemizde ortak bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Nitekim, 573 sayılı KHK’nın 12. maddesinde kabul edildiği üzere “Özel eğitim gerektiren bireylerin, eğitsel performansları dikkate alınarak, amaç, muhteva ve öğretim süreçlerinde uyarlamalar yapılarak diğer bireylerle birlikte eğitilmelerine öncelik” verilmesi, yani kaynaştırma eğitiminin yaygınlaştırılması gerekir.
Kaynaştırma eğitiminin öncelikli olması, idarenin mümkün olan azami çocuğu bu eğitim modelinden yararlandırması anlamına gelir. Mevzuatın ve Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu’nun her çocuk için yaptığı incelemede kaynaştırma eğitiminin kapsamını mümkün olan en geniş biçimde öngörmesi gerekir. Kaynaştırma eğitimi kapsamına alınan, alınmayan engelli gruplarının belirlenmesi hukuk alanını aşan farklı bir disiplinin konusunu oluşturmakla beraber kaynaştırma kapsamı dışında bırakılan bazı grupların aslında kaynaştırma eğitiminden yararlanabileceği gibi tartışmalar olduğunu da hatırlatmak gerekir. Örneğin Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği incelendiğinde ağır düzeyde zihinsel engelliler, düşük fonksiyonlu otizmliler ve birden fazla engeli olan çocuklar için kaynaştırmanın yeterince öngörülmediği söylenmektedir (Fazlıoğlu, 2011, s.149). Bu konuda hukuken söylenebilecek ise bu teknik tartışmaların aslında kaynaştırma eğitiminden yararlanabilecek olduğu halde kapsam dışı bırakılarak bazı çocukların eğitim haklarının ihlal edilmiş olabileceği, idarenin bu kapsam alanlarını belirlerken üzerindeki yükümlülük ve sorumlulukları azaltıcı şekilde bir sistem oluşturmaması gerektiğidir. Örneğin okul öncesi eğitimden yararlanmak isteyen engellilerden orta düzey otistik yetersizliğe sahip olanları kapsam dışı bırakmak bir hak ihlali olabilecektir. Oysa bilinmektedir ki, otistik çocukların eğitimlerinde akran yardımından yararlanması etkin bir eğitim yöntemidir ve bunun sağlanabilmesi kaynaştırma eğitimi ile mümkün olabilecektir (Aydın, 2011, s.209). İdarenin görevi, eğitim hakkından engelli çocukların azami ölçüde yararlanabileceği imkanları sunmaktır, çocukların engellerine göre gruplara ayrılması eğitim hakkından etkin biçimde yararlanması gerekenleri sınırlandırıcı yorumun aracı olmamalıdır.
Bu iki model dışında eğitimini almak üzere evden veya hastaneden ayrılıp okul ortamına gidemeyecek çocuklara yönelik eğitim modelleri de vardır. Evde eğitim modeli, Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği’nin 14. maddesine göre ilköğretim çağı için haftada en az 10, ortaöğretim çağı için ise en az 16 ders saati olacak şekilde planlanmaktadır. Hastanede eğitim modeli ise, aynı yönetmeliğin 15. maddesinde ders saati bakımından aynı prensipler çerçevesinde hastane bünyesinde sınıf oluşturularak yürütülmektedir. 2018-2019 Eğitim-Öğretim yılı itibariyle hastanede eğitim tanısı konulan öğrenci sayısı 1111, evde eğitim tanısı konulan öğrenci sayısı ise 10.420’dir (Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri GM).
Örgün hizmetlerin özel hukuk kişileri tarafından özel okullar açılmak suretiyle yerine getirilmesi de bu sistemin bir parçasıdır ve Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü uhdesinde sağlanmaktadır. Örgün eğitimin dışında engelli insanlara yönelik yaygın eğitim kapsamında destek eğitimi verilmesi esasına dayalı hizmetler de Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir. Destek eğitiminden de bahsedilmesi gerekir çünkü bu hizmetler de engelli çocukların eğitim hakkının önemli bir parçasıdır.
652 sayılı Özel Barınma Hizmeti Veren Kurumlar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında KHK’nın 43. maddesine göre “Engelliler için sağlık kurulu raporu düzenlemeye yetkili sağlık kurum veya kuruluşlarınca verilen sağlık kurulu raporuyla asgarî %20 oranında engelli olduğu tespit edilen ve özel eğitim değerlendirme kurulları tarafından da eğitsel değerlendirme ve tanılamaları yapılarak 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında açılan özel eğitim okulları ile özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde verilen destek eğitimini almaları uygun görülen görme, işitme, dil-konuşma, spastik, zihinsel, ortopedik veya ruhsal engelli bireylerin eğitim giderlerinin her yıl Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenen tutarı, Bakanlık bütçesine bu amaçla konulan ödenekten karşılanır.”
Destek eğitimi, örgün eğitim programlarından yararlanan çocukların buna ek olarak özel ihtiyaçları doğrultusunda bir destek eğitim programından da yararlanması esasına dayanır. Özel eğitim almış kişiler tarafından Milli Eğitim Bakanlığı’ndan örgün eğitimdeki özel okullar gibi ruhsat alarak açılan özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri bu destek eğitimlerinin verildiği temel kurumlardır. Bu kurumlardan eğitim almaları uygun görülen asgari %20 engeli olan çocukların eğitim giderlerinin bir kısmının Milli Eğitim Bakanlığı’nca karşılanmaktadır. Oysa Anayasa’ya göre her türlü eğitim ücretsizdir.
Eğitim hakkının güçlü bir hukuki altyapıya sahip olduğu düşünülse de maddelere yakından bakınca engelli çocukların eğitim hakkının diğer çocuklara göre daha az güvenceli bir anlayışla düzenlendiğini görmemek mümkün değildir. Bunun ilk örneği olarak Anayasa’nın 42. maddesinde devletin özel eğitime ihtiyacı olanlara ilişkin görevini onları topluma yararlı kılacak tedbirleri almakla sınırlandırılmasıdır. Topluma yararlı kılmak bütün örgün eğitim imkanlarından yararlandırmak anlamına gelmeyecek biçimde dar yorumlanma riski taşımaktadır. Nitekim, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 8. maddesinde özel eğitime muhtaç çocukların yetiştirilmesinden bahsedilerek eğitim-öğretim hakkı vurgusu zayıf bırakılmaktadır (Çağlar, 2009, s.338). Ayrıca, bir çocuğun eğitim hakkından yararlanmasının öznesi kendisidir, toplumun yararını önceleyen topluma yararlı olma anlayışı çocuğu toplum karşısında nesneleştiren bir anlayışı yansıtır ki bu, çocuk hakları felsefesine aykırı bir anlayıştır. Buna karşın, engelli çocukların eğitiminden bahsedilirken topluma yararlı olma, yetiştirilme yaklaşımları Birleşmiş Milletler sözleşmelerinde tanınan eğitim hakkının kapsamı ile birlikte değerlendirilerek eğitim hakkını sınırlandırıcı yorumun önüne geçilebilir.
Anayasa’nın 42. maddesinde kimsenin eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağı; Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 28. maddesinde taraf devletlerin çocukların eğitim hakkını fırsat eşitliğini gözetecek biçimde tanıdığına dair hükümler yer almaktadır. Ancak, çocukların bu temel hakkının uygulamada tam olarak tesis edilemediği, idarenin bu konuda üzerine düşen görevleri etkin biçimde yerine getiremediği görülmektedir.
Bu durum, eğitim hakkının sosyal hak olarak nitelendirilmesi ve idarenin bu haklar bakımından mali kaynaklarla sınırlı olarak sorumlu olduğu şeklindeki yaklaşım ile ilgilidir. Her üç engelli çocuktan en az biri eğitim hakkına hiç erişememektedir. Erişenlerin ise bir kısmı eğitimini bütün kademelerde sürdürememekte, eğitim kesintiye uğramaktadır. İdareye görev olarak verilmesi itibariyle kamu hizmeti niteliğinde olan eğitim hizmetlerinin, kamu hizmeti ilkeleri bağlamında değerlendirilmesi konu bakımından önemlidir. Bütün engelli çocukların eğitim hakkından daha etkin şekilde yararlanabilmesinin hukuki zemininin ne şekilde oluşturulabileceği ve böylece hakkı sınırlandırıcı görüşlerin nasıl aşılabileceği üzerine düşünmek gerekmektedir.
Öncelik konusunda çocuğun yüksek yararı ilkesine de değinmek gerekir. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesine göre “Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yüksek yararı öncelikli düşüncedir”. Bu ilke, kişisel, sosyal, pozitif, negatif statü gibi ayırımlar olmaksızın çocukların bütün hakları için geçerlidir. BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesi’nin 7. maddesinde de engelli çocuklarla ilgili tüm işlerde çocuğun yüksek yararına öncelik verileceği belirtilmektedir. Engelli çocukların eğitim hakkının gerçekleştirilmesinin çocukların yararına olacağına şüphe yoktur. Çocuklar üzerinde etkisi olacak her kararda çocuğun yüksek yararının öncelikli düşünce olması yasama organının engelli çocukların eğitim hakkına dair yapacağı düzenlemeler için de geçerlidir. Dolayısıyla, çocuğun yüksek yararı ilkesinden hareketle de yasama organı bakımından engelli çocukların eğitim hakkının öncelikli bir alan olduğunu düşünmek mümkündür. Keza, mevcut hukuki durum idareyi geniş bir takdir yetkisi ile hareket etmeye itmekle birlikte yasama organı gibi idarenin de engelli çocuklara yönelik eğitim hizmetlerini çocuğun yüksek yararı ilkesini göz ardı etmeden organize etmesi, hizmetin etkinliğini öncelemesi gerekir. İdarenin takdir yetkisinin de çocuğun yüksek yararı doğrultusunda sınırlı biçimde yorumlanması mümkündür.
IV. ENGELLİ ÇOCUKLARIN İHMAL VE İSTİSMARDAN KORUNMASI
Yazımızın bir önceki bölümünde Sözleşmelerde engelli çocukların ihmal ve istismardan korunmaları amacıyla oldukça detaylı düzenlemelere yer verildiğini görmüştük. Fakat anayasa ve kanunlarda engelli çocukların ihmal ve istismardan özel olarak korunmalarını sağlayıcı düzenlemelere yer verilmediğini ifade edebiliriz.
İstismar ve ihmal kuşkusuz değişik disiplinler içerisinde değerlendirilen ve multidisipliner çalışılan bir konudur. İstismarın medikal, hukuksal, toplumsal ve psikolojik boyutları konunun temel taşlarını oluşturur.
Engelli bireylerin maruz kaldığı şiddet, istismar ve ihmal olayları, engelli sorunları içerisinde puslu ve hatta karanlık bir alan özelliğindedir. Engelli bireyler, engel durumlarına bağlı olarak fiziksel ve/veya zihinsel bakımdan kendilerini korumak konusunda dezavantajlı durumda olduklarından, toplumun diğer kesimlerine göre çok daha fazla kötü muamele, şiddet ve istismara maruz kalma riskine açık bir sosyal gruptur. Engelli birey, aile, yakın çevresi ve komşusundan başlayarak, sokağından, hizmet aldığı kurum ya da çalıştığı işyerine kadar yayılan her tipten sosyal, kültürel ve ekonomik edim sırasında fiziksel ve/veya cinsel şiddet, her türlü istismar ve kötü muamele objesi olmaya aday kişi konumundadır. Sistemin engelli bireyi bu olayların tehditlerinden koruyacak mekanizmalarının yetersizliği, yaşanan olayları tespit edecek kamu hizmetleri ve cezalandıracak hukuk mekanizmalarının sorunları bu pozisyonu güçlendirmektedir.
Diğer yandan sorunun henüz yeterince görünür olmadığı toplum ve kamu idaresi nezdinde görünür kılınması; gerek olayların önlenmesi ve gerekse de yaşanan olayların açığa çıkarılarak suçluların cezalandırılması bakımından oldukça önemlidir. Bu ise öncelikle engelli bireylerin maruz kaldığı olayların boyutunun zaman, mekân, eylem tipi, eylemi gerçekleştiren fail vb. birçok parametre ekseninde ortaya konulmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda geliştirilecek politika ve uygulamaların, yapılacak araştırmalar ve analizler ekseninde oluşması gerektiği de bir gerçektir.
Şüphesiz ki, yukarıda ifade edilen hususların gerçek anlamda ortaya konulması, bugünün Türkiye›sindeki istatistik ve kayıt sistemlerinin yetersizliği sebebiyle oldukça zor bir konudur. Engelli bireylerin maruz kaldığı olayların çoğunun açığa çıkmadığının kuvvetli işaretleri mevcuttur. Özellikle olayların sistematik oluşu, cinsel içerikli olaylarının ancak kadınların hamile kalması, erkek engellilerde darp izi ya da suçüstü halleri sebebiyle açığa çıkması, fiziksel şiddet ve kötü muamele olaylarının ise sıkça görülen darp izi ve nadiren gerçekleşen ihbar olayları sebebiyle açığa çıkması, bu durumun açık bir göstergesi niteliğindedir. Ancak bu yönde yapılan her araştırmanın sorunun üzerindeki pusu ve karanlığı kaldıracağı da önemli bir gerçektir.
Engelli birey, yaşadığı her türden ayrımcılık ve hak ihlali sebebiyle, yaşamının birçok alanında travmaya maruz kalabilmektedir. Ancak çok açıktır ki, engellinin maruz kalacağı şiddet, her türden istismar ve kötü muamele olayı onun yaşayacağı travmalar içerisinde en şiddetlilerindendir. Zira engelli bireyin, kendini savunma konusundaki dezavantajları, saldırı/istismar olaylarının çoğu zaman sistematik bir hâl alması sonucunu doğurmaktadır. Bu düşüncenin bir uzantısı olarak engelli bireylerin araştırmanın konusu olan şiddet, istismar ve kötü muamele olaylarına karşı (önleme-koruma bakımından) özel tedbirlerle korunması ve engellilere yönelik bu tip suçları işleyenlerin en etkin cezalar ile cezalandırılmasının sağlanması gereklidir.
Engelli bireylere yönelik şiddet, istismar ve kötü muamele olaylarını konu alan bir izleme çalışmasında elbette ki bu tip eylemlere karşı ceza kanunlarının ne tip cezai müeyyideler getirdiğinin ele alınması bir zorunluluktur. Diğer yandan ve bunun paralelinde özellikle aile içi şiddet, gözetimsiz bırakma vb. olaylar bakımından Medeni Hukuk’un ne tip düzenlemeler içerdiğinin analizi de olmazsa olmaz bir konudur. Ancak bu analiz, konunun kendine özgü içeriği sebebiyle genel anlamda bir “hukuki durum” değerlendirmesinin ötesine geçmek durumundadır. Fiziksel/zihinsel/bilişsel veya duygusal olarak kendini korumakta kısıtlılık yaşayan bireyler olarak engellilerin maruz kaldığı bu tip olaylara hukukun farklı bir yorumla baktığı/bakmak zorunda olduğu kanunen/hukuken ve vicdanen açık bir gerçekliktir.
Engelli bireyler açısından; ihmal ve istismar sözcüklerini sadece hukuksal metinlerde tanımlandığı şekilde almamız kesinlikle bu konuya eksik bakmamızı sağlar. Zira başta BM Engelli Hakları Sözleşmesi ve buna dayalı bütün yasal metinler aslında tam da engellilerin bin yıllardır ihmal, istismar edilmesi nedenleriyle meydana gelmiştir. Aslında ihmal etmek onu yok saymak değil midir? Engelliler de hep yok sayılmamış mıdır?
Nitekim engelli hakları üzerine oluşturulmuş ulusal ve uluslararası metinlerde kuramsal çerçevenin temel varsayımını doğrular şekilde, engellilerin maruz kalacağı her türden kötü muamele, şiddet ve istismar riskine vurgu yapmakta ve devletlerin bu konuda özel tedbir alması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu eksenden bakıldığında karşımıza çıkan ilk belge, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler (BM) Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesidir Nitekim Sözleşmenin 15., 16. ve 17. maddeleri doğrudan bu konulara ayrılmıştır.
Diğer yandan konuya ilişkin hukuk metni ilk olarak Türk Ceza Kanunu (TCK) gelmektedir. TCK’nın ilgili maddeleri engelliliğe doğrudan değil ancak dolaylı olarak atıfta bulunmaktadır. TCK dışında engelli bireylerin kötü muamele, şiddet ve tacizden korunmalarına ilişkin olarak referans alınacak en temel kanun metni 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanundur. EHK, doğrudan Engelli Hakları Sözleşmesi’ni referans alması ve onun izdüşümü olarak iç hukukta geliştirilen bir düzenleme olması bakımından (özellikle çalışma açısından) oldukça önemlidir. Ancak EHK’nın getirmiş olduğu düzenlemelerin Sözleşme ile birebir örtüştüğünü ya da onunla aynı hassasiyette olduğunu söylemek de pek mümkün görünmemektedir. Nitekim bu ifade içeriği EHK’nın genel esasları belirleyen 4. maddesi incelendiğinde de açıkça görülecektir.
EHK’nın 4. maddesi, engellilere ve “engelliliğe” yönelik her türlü istismar ve sömürünün önlenmesinin esas alınacağını belirtmiştir. Ancak, EHK, engelli bireylere yönelik özel bir madde şeklinde değil, kanunun genel esaslarının belirtildiği bir maddede, kanunun ilkesi olarak tanımlanmıştır. Bunun dışında EHK’da, EHS’de olduğu gibi “İşkence, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Maruz Kalmama” ve istismarın dışında sömürü ve şiddetin önlenmesine yönelik özel bir atıf bulunmamaktadır. Şüphesiz ki, EHK’nın 4. maddesinin (e) fıkrasında belirtilen her türlü istismarın önlenmesi ifadesinin şiddet ve sömürünün önlenmesini de hedeflediğini iddia etmek mümkündür; ama kavramsal düzeyde bu olguların yazılı metne geçirilmemesinin önemli bir eksiklik olduğu açıktır.
EHK’nın tanımlar bölümünde engellilere yönelik olumsuz tutum, davranış ve uygulamalardan sadece ayrımcılığın tanımı yapılmıştır. Buna karşın, engellilere yönelik istismar ile neyin kastedildiği ortaya konulmamıştır. Bunun yanında (kanun maddelerinde değinilmediği için) engellilere yönelik işkence, insanlık dışı davranış, zalimane davranış gibi kavramlara yer verilmediği için özel bir tanımlama yapılmamıştır.
Bu bağlamda, engellilere yönelik olarak gerçekleşen “işkence”, “kötü muamele”, “insanlık dışı davranış” vb. kavramlar, (ulusal kanunlar ya da uluslararası sözleşmeler vb.) çeşitli hukuk mecralarında izah edilen tanımlardan yararlanılarak engellilik alanı bakımından yorumlanmıştır. İşkence teriminin araştırmada hangi tanım içerisinde ele alınmış olduğu bu yaklaşıma bir örnektir. Nitekim işkence tanımına esas olan metin, “İşkence ve Diğer İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmeden alınmıştır.
Diğer yandan, engelliler, gerek ulusal mevzuatta ve gerekse de Türkiye’nin taraf olduğu EHS gibi uluslararası metinlerle özel politikalar ve tedbirler alınması gerektiği vurgulanan dezavantajlı gruplardan biridir. Kaldı ki, bu dikey kesenin yanında, (çoklu dezavantaj ve risk yaşayan) engelli kadın ve engelli çocuklar da bir yatay kesen olarak sorunun kapsam ve derinliğini artırmaktadır. Bu durum; ceza hukukunda ve konuya dolaylı yoldan etkisi olan medeni hukukta bulunan düzenlemelerin kendi alanlarındaki tutarlılığı kadar, taraf olunan sözleşmelerle de ne kadar tutarlılığı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
Engelli çocukların ihmal ve istismarı konusunda iç hukukumuzda yeteri kadar tanımlamalar ve cezalandırmalar bulunmamaktadır. Şüphesiz; sözleşmede yer alan tanımlamaların iç hukukumuza da uyarlanması gerekmektedir.
SONUÇ:
Engelli çocukların insan haklarına ve temel özgürlüklere erişiminde ve bunlardan yararlanmasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ni, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni ve Seçmeli Protokolleri onaylaması ve iç hukukunun bir parçası haline getirmesi önemli bir gelişme olmuştur. 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesiyle bu süreçte önemli bir adım daha atılmıştır, ancak Türkiye Sözleşmeleri onayladığı tarihten bu yana geçen süreçte iç hukukunu Sözleşmelere uyumlu hale getirememiştir. Sözleşmelerde engelli çocuklardan bir hak öznesi eşit yurttaşlar olarak söz edilirken iç mevzuatta doğrudan engelli çocukların insan haklarına yer verilmediği gibi genel anlamda çocuk kavramı korunmaya-bakıma muhtaç görülmektedir. Devlet’in engelliliğe ve engelli çocuklara yaklaşımı ne yazık ki hala hayır kurumları veya tıbbi model yaklaşımlarını yansıtmaktadır. Bu bakış açısı engelli çocukları hak öznesi bireyler olarak kabul etmekten oldukça uzak bir yaklaşımdır. Mevcut durumdan Sözleşmelerin etkili bir şekilde uygulanabileceği koşulların yaratılmasına kadar olan süreçte uzun bir yol kat edilmesi gerekecektir.
KAYNAKÇA
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (2019). 2018 yılı Faaliyet Raporu. Ankara.
Anayasa Mahkemesi (2018). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Gerekçeli). Ankara.
Atasayan, G. (2013). Devletin Sosyal ve Ekonomik Ödevlerinin Sınırı. Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2013, 1, 93-103.
Aydın, A. (2011). Otistik Çocuklar ve Ergenlerin Hakları. A. Kulaksızoğlu (Yay. haz.). Engelli çocuk ve ergenlerin hakları, hak engel tanımaz. İçinde (s.197-220). İstanbul: Çocuk Vakfı Yayınları.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi. [Erişim adresi: https://www.unicef.org/turkiye/%C3%A7ocuk-haklar%C4%B1na-dair-
BM Engelli Hakları Komitesi (2019). Türkiye Raporu 9 Nisan 2019. Cenevre.
Bulut, N. (2009). Sanayi Devriminden Küreselleşmeye Sosyal Haklar. İstanbul: XII Levha.
Çağlar, S. (2009). Uluslararası hukuk ve Türk Hukuk Sisteminde Engellilerin Eğitim Hakkı ve Devlet Yükümlülükleri (Yayınlanmamış doktora tezi). Marmara Üniversitesi.
Çağlar, S. (2012). Engellilerin Erişebilirlik Hakkı
Çınarlı, S. (2010). Engellilere Yönelik Kamu Hizmetleri. İstanbul: Kazancı Hukuk Yayımevi.
Doğan, İ., Çitil, M. (2011). Engelli Çocuk ve Ergenlere Sosyolojik bir yaklaşım. A. Kulaksızoğlu (Yay. haz.). Engelli çocuk ve ergenlerin hakları, hak engel tanımaz. İçinde (s.27-44). İstanbul: Çocuk Vakfı Yayınları.
Eğitim Reformu Girişimi (2011). Türkiye’de Kaynaştırma/Bütünleştirme Yoluyla Eğitimin Durumu. İstanbul.
Eğitim Reformu Girişimi (2016). Engelli Olan Çocukların Türkiye’de Eğitime Erişimi: Durum Analizi ve Öneriler. İstanbul.
Engelliler Hakkında Kanun. [Erişim adresi: https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=5378&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5
Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme. [Erişim adresi: https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020100834bm_48.pdf, Erişim tarihi:
Gören, Z. (2018). Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.
Gözler, K. (2018). Türk Anayasa Hukuku. Bursa: Ekin Yayınları.
İl İdaresi Kanunu. [Erişim adresi: https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5302.pdf, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130503-1.htm
Kulaksızoğlu, A. (2011). Türkiye’de Özel Eğitim ve Engelli Çocuk ve Ergen Hakları. A. Kulaksızoğlu (Yay. haz.). Engelli çocuk ve ergenlerin hakları, hak engel tanımaz. İçinde (s.15-26). İstanbul: Çocuk Vakfı Yayınları.
Milli Eğitim Bakanlığı (2016). Milli Eğitim İstatistikleri. Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı (2019). Milli Eğitim İstatistikleri. Ankara.
Orhan, S., Genç, K. G. (2015). Engellilere yönelik ülkemizdeki özel eğitim hizmet uygulamaları ve örnek ülke karşılaştırması. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 15 (35/2 EK), 115-146.
Özbudun, E. (2018). Türk Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı (2002). Türkiye Özürlüler Araştırması. Ankara.
Sayıştay (2019). Milli Eğitim Bakanlığı 2018 Yılı Sayıştay Denetim Raporu. Ankara.
Seyhan, B., Akduman, G. G. (2015). Ulusal yasalar ve yönetmelikler ile uluslararası sözleşmeler açısından engelli çocukların eğitim hakkı. Hacettepe University Faculty of Health Sciences Journal, 1 (No Suppl2), 153-160.
Sosyal Hizmetler Kanunu. [Erişim adresi: https://www.mevzuatgov.tr/mevzuatmetm/L5.2828.pdf,
Tanör, B., Yüzbaşıoğlu, N. (2016). Türk Anayasa Hukuku. İstanbul: Beta.
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu (2013). Engelli Hakları İnceleme Raporu.
TÜİK (2011). Nüfus ve Konut Araştırması.
TÜİK (2019). İstatistiklerle Çocuk 2018. Haber Bülteni.
Türk Ceza Kanunu. [Erişim adresi: https://www.mevzuatgov.tr/mevzuatmetin/L5.5237.pdf
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. [Erişim adresi: https://www.mevzuat.gov.tt/mevzuatmettn/L5.2709.pdf
Türkiye İstatistik Kurumu. (2021). İstatistiklerle çocuk. [Erişim adresi: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Istatistiklerle-Cocuk-2020-37228
Yasin, M. (2018). Kamu hizmeti. T. Yıldırım (Yay. haz.). İdare Hukuku içinde (s.409-468). İstanbul: Onikilevha Yayınları.