Siyasi Partiler Kanunu Çerçevesinde Bir Muhasebe Engelli Hakları ve İktidar Partisi - Av. Hüseyin VAROL

Pa, 01/12/2025 - 21:14 tarihinde GörevHukukYönetici tarafından gönderildi

SİYASİ PARTİLER KANUNU ÇERÇEVESİNDE BİR MUHASEBE
“ENGELLİ HAKLARI VE İKTİDAR PARTİSİ”

Avukat Hüseyin VAROL

Ülkemizde engelliler de hakları da gerektiği kadar önemsenmiyor. Zira nüfusun yüzde kaçını oluşturduğu konusunda dahi elimizde güncel bir araştırma yok. Yaklaşık olarak toplumun %10-15’i arasında bir kitleyi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Hele bir de engel türü ve oranına göre doğrudan hayatları etkilenen aileleri düşünüldüğünde devasa bir kitleye tekabül etmektedir. Ancak bu cesametlerine rağmen sorunlarının ele alınış şekli, toplumsal görünürlükleri birçok kimlik grubunun arkasındadır. Şüphesiz bunu siyasi partilerin politikalarından bağımsız okuyamayız. Devlete nezaret etmeye aday veya bu görevi hali hazırda ifa edenlerin tutumu hakların kullanılması/kullanılamaması ya da onlardan yararlanılabilmesine/yararlanılamamasına doğrudan etki etmektedir. Şüphesiz burada aslan payı yirmi yılı aşkın süredir devlete nezaret eden Adalet ve Kalkınma Partisi’ne aittir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun üçüncü maddesi siyasi partileri “Anayasa ve kanunlara uygun olarak; Cumhurbaşkanı, milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır.” şeklinde tanımlıyor. Dolayısıyla Siyasi Partiler Kanunu md. 3 siyasi partilerin tüzükleri ve programlarında belirlenen görüşleri ile faaliyette bulunacağını hükme bağlamaktadır. Biz de bu yazımızda tüzük ve programı üzerinden iktidar partisinin yaptıklarını, yapmadıklarını, yapamadıklarını, yapıp vazgeçtiklerini, görmezden geldiklerini vs. ortaya koymaya çalışacağız.
Parti tüzüğünün dördüncü maddesi temel amaçları sıralıyor. Burada engelli ifadesi hiç geçmiyor. Tüm tüzüğü taradığımızda da benzeri bir sonuçla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla iktidar partisinin teşkilatının herhangi bir mertebesinde engelli kotası bulunmadığını söyleyebiliriz. Türkiye’yi yirmi yıldır yöneten bir siyasi partinin toplumun %10-15’ini teşkil eden ve kırılgan bir grupta bulunan engellilerin siyasetteki görünürlüğünü sağlamak adına böyle bir kota uygulamaması kabul edilemez niteliktedir ve önemli bir eksikliktir kanaatimizce.
Parti programında ise engelliliği baz alan çok sayıda ifade var. Bunları sıralayalım ve inceleyelim:
“… hastaları, engellileri gözeten, onların insan onuruna yakışacak şekilde yaşamalarını sağlayacak Bir sosyal devlet anlayışının kaçınılmaz olduğu ortadadır. “(s. 46-47)
Burada insan onuru, sosyal devlet gibi atıfların yapılmış olması son derece kıymetli. Engellilik meselesinde kalem oynatırken, söz söylerken kerteriz noktası olabilecek kavramlar. Yalnız engelliliğin hastalıkla peşi sıra zikredilmesi engellilik modelleri içerisinde terk edilmiş tıbbi modelden en azından esintiler barındırdığını gösteriyor. Tabi bu kavramsal bir karışıklığa da kapı açıyor. Bunun hem teori hem de pratikte yansımaları oluyor. Buna yeri gelince daha somut değineceğiz.   
“Hiç kimseye bedensel ve zihinsel özürleri nedeniyle ayrımcılık yapılmasına izin verilmeyecektir. Yerel yönetimler ve sivil kuruluşlar ile iş birliği yapılarak kentsel alanlar, işyerleri, okullar başta olmak üzere tüm kamusal alanlarda engellilerin hayatını kolaylaştıracak yapısal önlemler alınacaktır. Engellilere yönelik özel eğitim imkanları artırılacak, iş kurma kredileri sağlanacak, vergi muafiyetleri getirilecektir. 
Engelli vatandaşlar ile temsil edildikleri sivil toplum örgütleri merkezi yönetimle ortak kurul ve komisyonlar oluşturacaklardır. Engelliler için gerekli araç ve gereçlerin imalat ve ithalatına kolaylık getiren düzenlemeler yapılacaktır. “(s. 47)
Burada özür ifadesinin kullanıldığını öncelikle vurgulamak isteriz. Kimi yerde özür kimi yerde ise engel ifadesinin kullanılmış olması kavramsal bir sarahatin olmadığını göstermektedir. Zira insan kavramlarla düşünür, düşündüğü o kavramlarla dış dünyayı şekillendirmeye girişir. Yeti kaybı olan kişinin engeline özür diyerek atıf yapmakla tutum ve çevresel faktörlerden etkilendiğine atıf yapan engel bambaşka iki yaklaşımı ifade etmektedir. Şüphesiz buradaki amacımız bir kavram üzerinden koca programı mahkum etmek değildir. Sadece kaleme alanların zihin altında pek de matah görülemeyecek bir yaklaşıma dair tortular taşıdığına işaret etmek; böyle bir yaklaşımın olmadığı iddia edilecek olursa da özensizliğin olduğunu tespit etmektir. 
Kamusal yaşam alanlarının engelliler açısından erişiminin kolaylaştırılması adına yapısal tedbirlerin alınacağına dair ifadeler ise özü itibariyle harikulade bir vaat/taahüt. Zira engelliliğin ütopyasını erişilebilir ve ayrımcılığın olmadığı bir dünya olarak tanımlayan birisi olarak buraya yapılan atfı elbette ki önemserim. 2005 yılında çıkarılan 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’da da buna ilişkin düzenlemeler yapıldı. Ama gelin görün ki 2024’ü tamamladığımız bu günlerde hala esaslı sorunlar bulunuyor. Şüphesiz bu meselenin yerel yönetimlere de bakan veçhesi bulunuyor. Tüm yerel yönetimler de iktidar partisinin uhtesinde değil. Ancak gerek merkezi idare gerekse de nezaret ettiği yerel idarelerde bu konudaki yükümlülüklerini layıkıyla yerine getirdiğini söylememiz mümkün değil. Miladın 2002 öncesi ve sonrası olarak çizilmesi ve sonrasında ilerleme olduğunu söylemek de yeterli, hakkaniyetli bir yaklaşım değil. Çok kötüden daha az kötüye gitmek mecburiyetinde olmadığımız gibi, bu alandaki eksiklikleri de aktivistler olarak dillendirmemiz bir zarurettir. Hele bir de bu meseleye dair bağlayıcı kanuni hükmü biteviye geçici maddelerle öteleme politikası düşünüldüğünde bu vaadin / taahüdün hayli akim kaldığını tespit etmemiz gerekir. Bu hükmün ihdas tarihinden on sekiz yıl sonra hem de Anayasa Mahkemesi’nin iptal başvurusuna verdiği 19.09.2023 tarih ve 2023/115 numaralı iptal kararı ile ancak yürürlük kazandırılmamalıydı. Son olarak da Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonlarının teşekkül ve işleyişi, yükümlülüklerini yerine getirmeyen gerçek veya tüzel kişileri zorlayacak/caydıracak nitelikte olmanın çok uzağındadır.
Vergi muafiyetlerinin, ithalatta kolaylıklar getirildiği bir vakıadır. Sosyo ekonomik olarak da hayli dezavantajlı bir grubu oluşturan engellilere bu yolla devletin kaynak aktardığını söyleyebiliriz. Ancak bu alanda da verilen hakların geri alınmaya başladığını söyleyebiliriz. 2024 yılı içerisinde yapılan iki önemli değişiklik buradaki vaat/taahhütler ile taban tabana zıttır. ÖTV istisnası ile alınacak araçlarda şartları zorlaştıran 7537 sayılı Kanun ile destek teknolojisi bağlamında ithal edilen ürünlerdeki KDV istisnasını kaldıran 7524 sayılı Kanun bu noktada düşündürücüdür.
Engelliler ve örgütleri ile merkezi idare arasında çeşitli kurul ve komisyonların kurulacağının belirtilmesi ve buna ilişkin çeşitli adımların da atılmış olması olumlu bir gelişmedir. Zira katılımcı bir yönetişim modeli ile hak özneleri sorunlarını merkezi idare ile paylaşacaktır. Böylelikle sorunların müzakere edileceği ve çözüm üretilebileceği mecralar oluşturulacaktır. Ancak yıllardır baro, sivil toplum içerisinde yer alan bir aktivist/yönetici olarak etkin/yaygın/sistematik bir mekanizmaya şahit olamadık. Bunu üzülerek ifade ettiğimi de vurgulamak istiyorum. Şüphesiz orta düzeydeki kimi yöneticilerin engelli meselesine dair sorunları anlattığınız zaman kulak kesildiklerini teslim etmemiz gerekiyor. Ancak ülkedeki engelli sorunlarının tüm paydaşlarla tartışıldığı, politikalara dönüştüğü, üst düzeyde ve yaygın bir merkezi idare katılımının olduğu düzenli ve etkin bir mekanizmanın varlığını en azından ben bilmiyorum.          
“Engelli öğrencilerin eğitimine özel bir önem verilecek, bu amaçla faaliyet gösteren dernek, vakıf ve sosyal yardım kuruluşlarının faaliyetleri özellikle desteklenecektir. “(s. 52)
Eğitimin sosyal statü elde etmekte hala önemli bir araç olduğu düşünülecek olursa bunun kağıda dökülmüş olması son derece kıymetli. Ancak etkin veya etkin olmayan veya işlerlik kazandırılmış bir vaat & taahhüt olup olmadığı konusunda elimde bir veri bulunmuyor. Ancak şunu biltecrübe ile söyleyebilirim ki bu sivil toplum örgütleri arasında siyasi görüşlerine göre ayrım yapıldığı bir vakıadır.   
“Trafik kazaları, iş kazaları, ihmaller nedeni ile meydana gelen engelliliği engellenmesi için eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları yapılacaktır. “(s. 53-54)
Yeti kaybı ile engelliliği özdeşleştiren bir tavrı burada da görüyoruz. Zira yeti kaybı sakatlığa işaret ederken; engellilik bu yeti kaybının toplum ve kamu otoritesinin tutumu ve uyumlaştırılmamış çevresel faktörlere işaret etmektedir aslında. Dolayısıyla burada kavramsal bir sarahatin olmadığını bir kez daha görüyoruz. 
“Engellilerin mesleki ve tıbbi rehabilitasyonu genişletilecektir. Bu konuda devletimiz himaye edici değil, hizmet ve imkan sunan bir anlayışta olacaktır. 
Ömür boyu bakım ve tedaviye muhtaç engellilerin bakım ve tedavilerinde kolaylıklar, öncelikler ve seçenekler oluşturulacaktır. “(s. 58)
Engellilerin tıbbi ve mesleki rehabilitasyonu himaye edici değil hizmet verici bir perspektiften ele alınacaktır minvalindeki ifadeler harikulade bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Zira engelliler konuşulduğunda çoğunlukla “engellilerimiz” diye metalaştırılan ve bu metalaştırma/nesneleştirme üzerinden himaye edici bir dil kurulmaktadır. Bunun da pratik sonucu bireyselliği yok sayılan toplumun yahut ailenin insafına terk edilmiş, himaye görmesi en iyi ihtimal olan bir kişi hüviyeti kazanmasıdır engelli kişinin. Dolayısıyla buradaki dilin tüm alanlara teşmil edilmesi durumunda sorunlar büyük ölçüde çözülme yoluna girecektir. Burası bir çıkış noktası olabilecek kadar önemli ifadeler barındırmaktadır.  
Ömür boyu tedavi ve bakıma muhtaç yerine ihtiyaç duyan, desteğe gereksinim olan gibi ifadelerin kullanılması bir önceki paragraftan sonra beklenmektedir. Ama gelin görün ki felsefi/tutarlı bir bakışla kaleme alınmayan her metnin kaderidir bu. Ama bu konuda çeşitli önlemler alındığını söyleyebiliriz. Evde bakım aylığı gibi hususlar bu bağlamda ele alınabilir. Ancak bunun da miktarsal yetersizliğini not düşelim.          
“Yerel ve genel idarelerin engelli vatandaşlarımıza yönelik yükümlülüklerini etkin bir şekilde denetleyecek ve engellilerin toplumla bütünleşmelerine imkan tanıyan ve çalışma hayatına katılmalarını özendirici tedbirleri alacaktır. Ayrıca engellilere yönelik konut projelerini destekleyecek, kimsesiz engellilerin bakımı konusunda mevcut uygulamaları iyileştirilecektir.”(s. 62)
Etkin denetim konusundaki yetersizliklere yukarıda işaret etmiştik. Tekrara düşmemek adına burada da başkaca bir örnek verelim. TCK 122 ile nefret ve ayrımcılık suçu düzenlenirken bu suçun olası mağdurları arasında engelliler de sayılmıştı. 5237 sayılı Kanun ile yapılan bu düzenleme bir engelliye ayrımcılık yapan kişiyi ceza tehdidi ile karşı karşıya bırakmaktaydı. Hem de kamuya arz edilmiş bir taşınır veya taşınmazın kiralanması veya satılmasından, bir hizmetin sunulmasına, işe almamaktan, olağan bir ekonomik faaliyetin önlenmesine kadar oldukça geniş bir alanda düzenleme getiriyordu. Ancak 2.3.2014 tarihinde 6529 sayılı Kanun’un 15. Maddesi ile yapılan değişiklikle bu hükme nefret saiki eklenerek engelliliğe dayalı ayrımcılığın ancak nefret saiki ile yapılması durumunda cezalandırılabileceği hükme bağlandı ve böylelikle hüküm kadük hale geldi. Bu değişiklik doğrudan bir geri gidişi temsil ediyordu. Hem ülkemizdeki engelliliğe dayalı ayrımcılığın yaygın görünümü nefret saiki değildi hem de toplumsal bariyerlerin aşılması adına hukuki cebri uygulanamaz hale getirerek dönüşümü zayıflattı. En cüretkar cümleyi denetimsizlik konusunda kurabilirim. Zira engellilerin iktidar partisi döneminde maddi hakları edinmesi adına önemli kazanımlar yaşandığı ortadadır. Ancak bu hakların ete kemiğe bürünmesi adına denetim ve ceza mekanizmaları ya oluşturulmamış ya da dostlar alışverişte görsün sadedinden ortaya konmuştur. Burada söylediklerimizle iktifa ederek denetim-ceza mekanizmalarını erişilebilirlik üzerinden Yarasa Hukuk Dergisi’nin Aralık 2023 sayısında incelediğimiz “Gerçekten Sorun Sadece Uygulamada mı” başlıklı yazımıza bakılabilir. ( bkz: https://gorevhukuk.org.tr/node/266 )      
“Engelli gençlerin sportif ve sosyal etkinliklere katılımlarını sağlayan projeler uygulamaya konulacaktır.”(s. 64)
Bu konuda somut gelişmeler olduğunu 2024 Paralimpik Oyunları ile kazanılan madalya ve dereceler bile tek başına ortaya koymaktadır. Bu alandaki ilerlemelerin artarak devam etmesi herkesin arzusudur. Tabi ki bu alanda da sorunların olduğunu ifade edelim. Ama paralimpik oyunlarında ülkemizin geldiği noktada alt yapı başta olmak üzere yapılanlarla iktidar partisinin elbette ki katkısı olmuştur. Bunu da teslim etmek gerekir. 
Hülasa 2002 sonrasında merkezi idareyi elinde tutan siyasi iktidar tüzüğünde engelliliğe dayalı hükümlere, kotalara yer vermemekle yetersiz/yanlış bir tavır sergilemektedir. Zira bu alandaki sorunların politik mecrada konuşulmasının önünü açması gerekirken bu konuda oldukça geri kalmıştır. Programında vaat/taahüt ettiklerinin ise bir kısmını gerçekleştirmiş, bir kısmını gerçekleştirememiş, bir kısmında ise verdiklerini geri alma yoluna gitmiştir. Büsbütün engelliliğin ütopyası olacak bir ülkenin yeryüzünde olmadığını, ülkemizde yeti kaybı olmayan bireylerin de sorunları olduğunu teslim etmemiz gerekiyor şüphesiz. Ama zamansal veya öznesel karşılaştırmalar ile enseyi karartmamak gerektiği, ilerlemelerin olduğu sadedinden açıklamalarla da hak mücadelesinin sekteye uğramaması gerekmektedir. Bu nedenle vaat & taahhüt ettiklerini yirmi iki yılda yapmamış, yapamamış, yaptıklarını geri alma yoluna giden bir siyasi iktidara entelektüel ve aktivist bir katkı olarak mevcudun fotoğrafını vermenin, hele bunu adeta parti anayasası üzerinden yapmanın elzem olduğu kanaatindeyiz. Bu çalışma böyle bir amaçla kaleme alınmış naçizane bir katkıdır.