DESTEKLİ KARAR ALMA: ENGELLİ BİREYLER İÇİN HAK TEMELLİ BİR VESAYET SİSTEMİ MÜMKÜN MÜ?
Prof. Dr. Fulya ERLÜLE
Engelli bireylerin hukuki ehliyeti ve özerk karar alma hakları, çağdaş hukuk sistemlerinin en temel meselelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel vesayet sistemleri, bireyin karar verme sürecine doğrudan katılımını sınırlandırırken, insan hakları odaklı yaklaşımlar destekli karar alma modellerini ön plana çıkarmaktadır. Bu röportajda, vesayet sistemlerinin güncellenmesi gerekliliğini, uluslararası örnekleri ve hukuki reform önerileri ele alınmaktadır. Prof. Dr. Fulya ERLÜLE hoca ile yapılan bu söyleşi, insan onuruna yaraşır, bireyin haklarını merkeze alan bir koruma sisteminin nasıl şekillendirilebileceğine dair kritik perspektifler sunmaktadır. Çok değerli hocamız Prof. Dr. Fulya ERLÜLE ile yapılan bu röportajın ayrıntılarına geçmeden önce hocamızı kısaca tanıtmakta yarar bulunmaktadır:
1987 yılında İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nden mezun olan Prof. Dr. Fulya ERLÜLE, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olarak lisans öğrenimini tamamlamıştır. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı’ndaki yüksek lisans öğrenimini “Gen Teknolojisinden Doğan Hukuki Sorunlar” isimli yüksek lisans tezini savunarak 1995 yılında tamamlayan ERLÜLE, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı’ndaki doktora öğrenimini 2002 yılında, “Avrupa Topluluğu Konsey Yönergesi Çerçevesinde Yapımcının Sorumluluğu” isimli doktora tezini savunarak tamamlamış ve Doktor unvanını almıştır. 2012 yılında “6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre Bedensel Bütünlüğün İhlalinde Manevi Tazminat” isimli doçentlik teziyle Doçent unvanını alan ERLÜLE, 2017 yılında Hamburg Max-Planck Mukayeseli ve Milletlerarası Özel Hukuk Enstitüsü’nün doçentlik sonrası araştırma bursuna hak kazanarak, enstitü nezdinde profesörlük takdim tezine yönelik araştırmalarda bulunmuş ve 2019 yılında “İsviçre Medeni Kanunu’nda Yapılan Değişiklikler Işığında Boşanmada Birlikte Velayet” isimli profesörlük takdim teziyle Profesör unvanını almıştır.
1992 yılında araştırma görevlisi olarak göreve başladığı Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görevine devam etmekte olan ERLÜLE, 2006-2008, 2013-2014 ve 2015-2016 yılları arasında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dekan yardımcılığı, 2014-2020 yılları arasında Marmara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nda müdürlük görevlerini yürütmüştür.
ERLÜLE’nin tanınmış ulusal yayınevleri tarafından yayımlanmış “Medeni Hukuk (Medeni Hukuka Giriş-Kişiler Hukuku-Aile Hukuku)”, “Bedensel Bütünlüğün İhlalinde Manevi Tazminat”, “Yeni Vesayet Hukukuna Doğru: Yetişkinlerin Korunması Hukuku” ve “İsviçre Medeni Kanunu’nda Yapılan Değişiklikler Işığında Boşanmada Birlikte Velayet” isimli dört adet kitabı ve ulusal ve uluslararası hakemli bilimsel dergilerde yayımlanmış makaleleri mevcuttur.
Yarasa Hukuk: Mevcut vesayet düzenlemeleri, engelli bireylerin insan haklarına uygun bir şekilde yasal özneler olarak kabul görmelerini ne derece engelliyor? Bu engelleri aşmak için hangi yapısal değişiklikler önerilebilir?
Prof. Dr. Fulya ERLÜLE : Hukukumuz bakımından engelli bireyler, korunmaya ve yardıma muhtaç kişiler kapsamında değerlendirilerek Medeni Kanunumuzun Vesayet Hukuku hükümleri çerçevesinde kısıtlanmakta ve kendilerine vesayet makamı olan Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından vasi atanmaktadır. Bunun başlıca nedeni, engelli bireylerin, merhamet ve şefkat duygularının da etkisiyle, toplumsal korunmaya ve desteğe ihtiyaç duyan bağımlı bireyler olarak algılanmasıdır.
Medeni Kanunumuzun Vesayet Hukukuna ilişkin hükümlerinde karşımıza çıkan bu bakış açısı güncelliğini yitirmiş olup; yanlış önermeler üzerine kurulmuştur ve engelli bireyleri, insan haklarının yasal özneleri olarak değil de, hasta ya da bakım verilmesi gereken kişiler olarak nitelendirmektedir.
Hukukumuz bakımından ergin kişilerin kısıtlanarak kendilerine vasi atanmasının en önemli sonucu kısıtlanan kişinin ayırt etme gücüne sahip olması koşuluyla, fiil ehliyeti bakımından sınırlı ehliyetsiz statüsüne tabi olmasıdır. Başka bir deyişle, ayırt etme gücüne sahip ergin kişilerin kısıtlanması halinde, asıl olan bu kişilerin ehliyetsiz olarak kabul edilmesidir. Kanun koyucu sadece istisnai hallerde kısıtlanan kişileri ehliyetli olarak kabul etmektedir. Görüldüğü üzere kısıtlama kararı ilgili kişinin fiil ehliyeti ve kişisel özgürlükleri bakımından ağır sonuçlara yol açan bir önlemdir.
Yardıma muhtaç yetişkinlerin, insan onuruna yaraşır bir şekilde korunması uzunca bir süredir yabancı ülkelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer almakta, pek çok Avrupa ülkesinde bu durumda olan yetişkinler “Vesayet” sistemi yerine “Yetişkinlerin Korunması” olarak ifade edilen yeni bir sistem kapsamında korunmaktadır. Dolayısıyla Medeni Kanunumuzun engelli bireyleri Vesayet Hukuku hükümleri kapsamında korumaya yönelik düzenlemesi güncelliğini kaybetmiş olup, yabancı hukuklarda vesayet hukuku alanında yapılan revizyonların çok gerisinde kaldığı gibi, başta tarafı olduğumuz BM Engellı̇lerı̇n Haklarına İlişkı̇n Sözleşme olmak üzere uluslararası sözleşmelerle de uyumlu değildir.
BM Engellı̇lerı̇n Haklarına İlişkı̇n Sözleşmenin 12 nci maddesinde taraf Devletlere, engelli birey yerine karar vermeyi esas alan vesayet sistemleri yerine, engelli bireyin kendi hayatını kendisinin yönetmesini mümkün kılan ‘destekli karar verme’ sisteminin kurulması gerektiği tavsiye edilmekte, bu yaklaşım sözleşmenin uygulanması bakımından İnsan hakları hukukunun üzerine inşa edildiği başlıca ilkeler arasında yer alan kişinin kendisi hakkında bizzat karar verme (kendi geleceğini belirleme) hakkının (self-determination) göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Nitekim, aralarında İsviçre’nin de yer aldığı pek çok Avrupa ülkesinde Yetişkinlerin Korunmasına yönelik revizyonlar yapılmış, İsviçre’de 1 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren revizyon kapsamında mehaz İsviçre Medeni Kanunu’nun vesayete ilişkin 96 maddesi değiştirilmiştir. Vesayet ve kısıtlama kurumlarının yürürlükten kalktığı bu değişiklikle birlikte, İsviçre Medeni Kanunu’nun Aile Hukuku kitabının vesayete ilişkin üçüncü kısmı, “Yetişkinlerin Korunması” başlığı altında yeniden düzenlenmiştir
Medeni Kanunumuzda, engelli bireylerin yardıma ve bakıma muhtaç kişiler kapsamında değerlendirilerek, TMK m. 405’e göre, akıl hastalığı ve akıl zayıflığı sebebiyle, kısıtlanması ve fiil ehliyeti bakımından kural olarak ehliyetsiz ve sadece istisnai hallerde ehliyetli olarak kabul edilmeleri yerinde değildir. Hukukumuz bakımından yabancı hukuklarda, özellikle de mehaz İsviçre Medeni Kanununda olduğu gibi, yetişkinlerin korunması hukukunda yaşanan gelişmeleri dikkate alan, kapsamlı bir revizyona gidilmesi yerinde olacaktır.
Y.H: Vesayet sistemi yerine bireylerin haklarını ve özerkliklerini koruyacak daha kapsayıcı alternatif bir model tasarlamak için hangi adımlar atılabilir?
F.E: Hukukumuz bakımından engelli bireylerin TMK m. 405’e göre, akıl hastalığı ve akıl zayıflığı sebebiyle, üçüncü kişileri ve özellikle de engelli bireyin ailesini koruma amacıyla kısıtlanarak fiil ehliyeti bakımından sınırlı ehliyetsiz statüsüne tabi olmaları eleştirilmeye muhtaçtır.
Yetişkinlerin Korunması hukukunda insan haklarının ve insan onurunun korunmasının bir gereği olarak, bireylerin, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, kötü yaşam tarzı, savurganlık, kötü yönetim gibi ifadelerle ötekileştirmekten kaçınılması gerektiği kabul edilmektedir. Nitekim akıl hastalığı, akıl zayıflığı, kötü yaşam tarzı, savurganlık, kötü yönetim gibi kavramlar modern yetişkinlerin korunması hukukunda kendine yer bulamamıştır. Aynı şekilde “kısıtlılık”, “vesayet”, “vasilik” gibi kavramlara da modern yetişkinlerin korunması hukukunda yer verilmemiştir.
Avrupa ülkelerinde Yetişkinlerin Korunması Hukukuna ilişkin olarak gerçekleştirilen revizyonların içeriğine baktığımızda, vesayet ve kısıtlılık gibi kurumlardan vazgeçildiğini; bu kurumlar yerine yetişkinlerin fiil ehliyetlerini doğrudan etkilemeyen esnek bir yaklaşımın benimsendiğini görürüz.
Modern yetişkinlerin korunması hukukuna egemen olan anlayışa göre, kişinin kısıtlama kararı sonucunda fiil ehliyetini kaybetmesi, orantısız bir müdahale olduğu gibi; kısıtlama kararının ilanı da kısıtlanan kişiyi afişe etmektedir. Yine yetişkinlerin korunması hukukuna ilişkin anlayış kapsamında, günümüzde uygulanan şekli ile yasal danışmanlığın da yetersiz ve sorunlu bir kurum olduğu ifade edilmekte; yasal danışmanlığın söz konusu olduğu hallerde, kişinin malvarlığına sınırlı olarak müdahale edilmesine rağmen fiil ehliyetinin sınırlandırılması haklı olarak eleştirilmektedir.
Bu yaklaşım Yetişkinlerin Korunması Hukukuna egemen olan “Kişinin Kendisi Hakkında Bizzat Karar Verme, (Kendi Geleceğini Belirleme) Hakkı”nın doğal bir sonucudur. Nasıl ki Çocukların Korunması Hukukuna damgası vuran ve her daim üstün tutulması, gözetilmesi gereken ilke, Çocuğun Yararı İlkesi ise Yetişkinlerin Korunması Hukukuna damgasını vuran temel ilke de “Kişinin Kendisi Hakkında Bizzat Karar Verme (Kendi Geleceğini Belirleme) Hakkı”dır. Ancak Yetişkinlerin Korunması Hukukunda Kişinin Kendi Geleceğini Belirleme ilkesi dışında dikkate alınması gereken başka ilkeler de vardır, bunlar talilik ve orantılılık ilkeleridir.
Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen ve radikal olarak nitelendirebileceğimiz Vesayet Hukukuna ilişkin revizyonların içeriğine baktığımızda, kanun koyucuların koruma tedbirlerinin orantılık ilkesi çerçevesinde alınmasını önemsediklerini ve yardıma muhtaç kişilerin ihtiyaçlarının somut olay dikkate alınarak giderilmesini amaçladıklarını söyleyebiliriz.
Yetişkinlerin Korunması Hukuku alanında yaşanan söz konusu gelişmelerden özellikle İsviçre Hukukunda yapılan revizyon İsviçre Medeni Kanunu’nun mehaz Kanunumuz olması sebebiyle Hukukumuz bakımından ayrı bir öneme sahiptir. İsviçre Medeni Kanunu’nda 2013 yılında yürürlüğe giren revizyon, İsviçre Medeni Kanunu’nun 1912 yılında yürürlüğe girmesinden bu yana, Vesayet Hukukuna ilişkin hükümlerde gerçekleşen en kapsamlı değişikliktir.
Yetişkinlerin Koruması Hukukuna egemen olan kişinin kendisi hakkında bizzat karar verme (kendi geleceğini belirleme) ilkesi ve orantılılık ilkesi dikkate alınarak, hukukumuz bakımından da vesayet ve kısıtlılık ve gibi kurumlar yerine yetişkinlerin fiil ehliyetlerini doğrudan etkilemeyen, kişinin kendi geleceğini belirleme hakkının uygulanmasına imkân veren bir değişikliğin yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Y.H: 3) Sözleşmenin (EHİS) 12. maddesi, “tüm bireylerin eşit bir şekilde hukuki ehliyete sahip olması” ilkesini vurguluyor. Bu ilke doğrultusunda, Türk hukuk sisteminin revizyonu için hangi öncelikli adımlar atılabilir?
F.E: Engelli bireylerin, insan hak ve özgürlüklerinden yararlanabilmesine yönelik özel gereksinimleri dikkate alınarak, herkes için kabul edilen temel hakların ayrıntılı olarak düzenlendiği sözleşme, engelli bireylere ilişkin en kapsamlı belge olması, engellilerin sorun ve ihtiyaçlarına modern insan hakları anlayışıyla uyumlu çözümler getirmesi nedeniyle, engelli haklarının Magna Cartası olarak nitelendirilmektedir.
Sözleşmenin 12. maddesinde ifade edilen haklar, engelli bireylerin insan haklarından tam olarak eşit ve etkin bir şekilde yararlanılması bakımından büyük bir öneme sahiptir. Nitekim, Sözleşmenin 12 nci maddesinin 1 inci paragrafı engelli bireylerin yasa önünde “kişi” olarak tanınma hakkına sahip olduğunu ve hukuk karşısında diğer bireylerle eşit haklara sahip olduğunu garanti eden son derece önemli bir hükümdür.
Türkiye, BM Engellı̇lerı̇n Haklarına İlişkin Sözleşmeyi 30 Mart 2007 tarihinde imzalamış olup, Sözleşme Türkiye bakımından, 28 Ekim 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir[1]. Türkiye’nin BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’ye taraf olması ve Sözleşmeye Ek Seçmeli Protokolü onaylaması, engellilerin insan hakları ve temel özgürlüklerden tam ve eşit olarak yararlanmasını taahhüt etmesi bakımından son derece önemli bir gelişmedir.
2009 yılında Türkiye tarafından onaylanarak iç hukukumuzun parçası haline gelmiş olan sözleşmenin onaylanmasından bu yana elde edilen ilerleme ve kazanımlar, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi Türkiye’nin İlk Raporuna İlişkin Sonuç Gözlemlerinde belirtildiği üzere, Komite tarafından memnuniyetle karşılanmış; 1 Temmuz 2005 kabul tarihi ve 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’un Birinci ve İkinci Bölümlerinde (Tanımlar, Ayrımcılık, Topluma Dahil Olma, Destek ve Bakım ile Erişilebilirlik vbg.) yapılan 2014 tarihli değişiklik ve 87 Kanun ve dokuz Kanun Hükmünde Kararnamede yer alan aşağılayıcı terimlerin kaldırıldığı değişiklik ve engelliler için olumlu tedbirlerin alınmasını öngören 2010 tarihli Anayasa değişikliğinden övgü ve takdir ile söz edilmiştir.
Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi Türkiye’nin İlk Raporuna İlişkin Sonuç Gözlemlerinde belirtildiği üzere, Medeni Kanunumuz, Ceza Kanunumuz ve diğer mevzuatta başta BM Engellilerin Hakları Sözleşmesinin Yasa Önünde Eşit Tanınma başlıklı 12. maddesi olmak üzere, Sözleşmenin diğer pek çok maddesine aykırı düzenlemeler mevcuttur.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi Türkiye’nin İlk Raporuna İlişkin Sonuç Gözlemlerinde ifade edildiği üzere, Medeni Kanun hükümleri gereğince, psiko-sosyal, zihinsel ya da işitme bozuklukları olan bireylerin kapasitesini sınırlayan vesayet uygulaması, Noterlik Kanunu’nda yapılan değişikliklere rağmen, görsel, işitsel ya da konuşma güçlüğü olan bireylerin noterde yapacakları işlemler için yanlarında iki şahit aranmasına ilişkin uygulamanın devam ediyor olması nedeniyle, Türk Medeni Kanununda ve Noterlik Kanunu’nda engelli bireylere ilişkin gerekli değişikliklerin ivedilikle yapılarak, BM Engellilerin Hakları Sözleşmesinin Yasa önünde eşit tanınma başlıklı 12. maddesiyle uyum sağlanması gerekmektedir.
Y.H: Türk Medeni Kanunu, BM EHİS’nin 12. maddesiyle tam uyumlu hale getirilmesi çerçevesinde; Özellikle hukuki ehliyet, destekli karar alma ve ayrımcılığın önlenmesi konusunda ne gibi spesifik düzenlemeler yapılabilir?
F.E: BM Engellilerin Hakları Sözleşmesinin Yasa önünde eşit tanınma başlıklı 12. maddesinin 2 inci paragrafında, engelli bireylerin ‘hak ehliyetine’ sahip olmalarının yanı sıra “fiil ehliyetine” sahip olduklarını ifade eden ve Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminden farklı olarak ikili bir ayrıma gitmek yerine hem hak ehliyetini hem de fiil ehliyetini kapsayan ‘hukuki ehliyet’ kavramının kullanılması tercih edilmiştir.
Sözleşmede bu yönde bir tercihte bulunulmasının başlıca nedeni, geleneksel vesayet hukukunun yetersizliğine ilişkin farkındalığın artması ve engelli bireylerin hukuki ehliyetlerini diğer bireylerle eşit şekilde kullanabilme ve bu amaçla destek alma haklarının, insan hakları hukuku alanında yürütülen tartışmaların merkezine oturmuş olmasıdır.
Nitekim Sözleşmenin 12. maddesinin 3 üncü paragrafı; taraf devletlere engelli bireylerin hukuki ehliyetlerini kullanırken ihtiyaç duyacakları destek konusunda tedbir alma yükümlülüğü yüklemiştir.
Sözleşmenin 12. maddesinin 3 üncü paragrafına göre, Taraf Devletlerin engelli bireyleri hukuki ehliyetten yoksun bırakmaya devam etmeleri mümkün değildir ve taraf Devletler, engelli birey yerine karar vermeyi esas alan vesayet sistemleri yerine engelli bireyin kendi hayatını kendisinin yönetmesini mümkün kılan ‘destekli karar verme’ sisteminin kurulması gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Nitekim öğretide, destek mekanizmaları hayata geçirilirken her engel grubunun ayrı ayrı gereksinimleri, bireylerin engel durumları ve çeşitliliğinin dikkate alınması gerektiği ifade edilmektedir.
Keza, Sözleşmenin uygulanması bakımından İnsan hakları hukukunun üzerine inşa edildiği başlıca ilkeler arasında yer alan kişinin kendisi hakkında bizzat karar verme (kendi geleceğini belirleme) ilkesi de göz ardı edilmemeli, sunulacak olan destek hizmeti, engelli bireyin iradesinin yerine geçmek yerine, engelli bireyin karar vermesine yardımcı olacak ve onu destekleyecek nitelikte olmalıdır.
Hukukumuz bakımından, 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’da yapılan 2014 tarihli değişiklik ve 87 Kanun ve 9 Kanun Hükmünde Kararnamede yer alan olumsuz terimlerin kaldırılmış olması, olumlu olmakla birlikte, dahil olduğumuz Kara Avrupası hukuk sisteminde yetişkinlerin korunması hukukunda yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, başta Medeni Kanunumuz olmak üzere, mevzuatta dağınık şekilde yer alan düzenlemelerin, İnsan hakları hukukunun temel prensibi olan, “insan onuru” ilkesine ve yine bütün insanların sırf insan olmak itibariyle kişiliklerine bağlı bir değeri bulunduğu anlayışını ifade eden “kişiliğe saygı” ilkesine aykırı olduğunu görürüz.
Nitekim, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi Türkiye’nin İlk Raporuna İlişkin Sonuç Gözlemlerinde, Engelli birey yerine vasinin karar verdiği vesayet uygulaması yerine, engelli bireye karar verme sürecinde destek sağlayan, destekli karar verme uygulaması şeklinde yeni bir uygulamaya geçileceğine ilişkin dair bir plan olmaması endişeyle karşılanmaktadır. Bu nedenle, engelli bireylerin fiil ehliyetlerine yönelik kısıtlamaları kaldıran yasa değişikliklerinin yapılması ve vesayet sistemi yerine karar verme sürecinde destek mekanizmalarının uygulanması, zihinsel güçlükleri olan bireylerin evlenme ve oy kullanma hakkını resmi sağlık kurulu raporuna tabi tutan Medeni Kanun ve diğer kanunlardaki ilgili hükümlerin gözden geçirilmesini tavsiye edilmektedir.
Y.H: Hak temelli bir vesayet sistemi oluşturmak için hangi uluslararası uygulamalardan faydalanılabilir?
F.E: Yetişkinlerin Korunması Hukuku’nun Uluslararası Hukuk boyutuna baktığımızda, insan hakları hukuku alanında yaşanan gelişmelerin; hem ulusal hukuklarda hem de uluslararası hukukta yetişkinlerin korunmasına verilen önemin artmasına neden olduğunu ve ulusal hukuklarda Yetişkinlerin Korunmasına ilişkin mevcut hükümlerin yeniden gözden geçirilmesi sürecini beraberinde getirdiğini görürüz. Belirtelim ki, yetişkinlerin, uluslararası alanda özellikle yaşa bağlı olarak ortaya çıkan aklî ve/veya fizikî melekelerindeki yetersizlikleri ya da noksanlıkları nedeniyle gerek şahıs varlığı gerekse malvarlığı yönünden korunması 13 Ocak 2000 tarihli “Yetişkinlerin Milletlerarası Plânda Korunmasına Dair La Haye Sözleşmesi” ile sağlanmaktadır.
Yetişkinlerin korunmasına ilişkin olarak İnsan hakları hukuku alanında yaşanan gelişmelerin Milletlerarası hukuk alanında etkisi bununla da sınırlı değildir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 2004 yılında, “İnsan Haklarının Korunması ve Psikolojik Açıdan Rahatsız Olan Kişilerin İnsan Onurunun Korunmasına ilişkin R (2004) 10 sayılı tavsiye kararı” nı çıkarmıştır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin R (2004) 10 sayılı tavsiye kararında, üye devletlerin yasal düzenlemelerinde izlenecek usul ve uygulamada, insan hakları ve temel özgürlükleri ile insan onuru ilkelerinin esas alınması gerektiği kararın hem giriş bölümünde hem de uyulacak prensipleri belirleyen II. kısmında açıkça ifade edilmiştir.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararlarını dikkate alan pek çok Avrupa Ülkesi, kişisel melekelerinde zayıflık ya da yetersizlik bulunan yetişkinlerin korunması amacıyla iç hukuk kurallarını yeniden düzenledikleri revizyonlar yapmışlardır.
Yetişkinlerin Korunması hukuknda gerçekleşen revizyonlara baktığımızda bu alanda ilk esaslı revizyonun, 1983 yılında Avusturya’da 1990 yılında Almanya’da, 1995 yılında Danimarka’da, 2003 yılında İspanya’da, 2004 yılında İtalya’da, 2005 yılında İngiltere’de ve 2008 yılında İsviçre’de gerçekleştiğini görürüz. İsviçre’de 1 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren 2008 tarihli revizyon kapsamında mehaz İsviçre Medeni Kanunu’nun vesayete ilişkin 96 maddesi değiştirilmiştir.
Hukukumuz bakımından engelli bireylerin korunması Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesi uyarınca (akıl hastalığı veya akıl zayıflığı), bu durumdaki kişilerin kısıtlanarak vesayet altına alınması ile sağlanmakta; vesayet altına alınması gereken kişinin bunu isteyip istememesinin bir önemi bulunmamaktadır. TMK m. 405/1 gereğince, ayırt etme gücünün bulunmaması örneğin, akıl hastalığı nedeniyle vesayet tesis edildiği takdirde, vesayet altına alınan kişi kendisi hakkında karar verebilecek imkana sahip olmamakta, dolayısıyla Yetişkinlerin Korunması Hukukuna egemen olan kişinin Kendisi Hakkında Bizzat Karar Verme, (Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı) göz ardı edilmiş olmaktadır.
Bu nedenle hukukumuz bakımından engelli bireylerin vesayet hükümleri çerçevesinde sınırlı bir şekilde korunmaları yerine, mehaz İsviçre Medeni Kanunu ve çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi, Yetişkinlerin Korunması Hukukuna egemen olan başta kişinin kendisi hakkında bizzat karar verme, (kendi geleceğini belirleme) İlkesi olmak üzere, orantılılık ve talilik ilkeleri doğrultusunda korunmalarını sağlayacak bir değişikliğin gerçekleştirilmesi yerinde olacaktır.
[1] Türkiye, Sözleşme’yi 30 Mart 2007 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme’nin onaylanması 3 Aralık 2008 tarih ve 5825 sayılı Kanunla uygun bulunmuştur. Sözleşme’nin onayına ilişkin 27 Mayıs 2009 tarih ve 2009/15137 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ve resmi Türkçe çeviri, 14 Temmuz 2009 tarih ve 27288 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 28 Eylül 2009 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş ve Sözleşme Türkiye bakımından, 28 Ekim 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir.